Reklam Alanı
Wallpaper etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Wallpaper etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sıcak suyun soğuk sudan daha hızlı



Suyunuzu daha hızlı dondurmak istiyorsanız, onu önce ısıtın. Bu tavsiye Mpemba etkisi olarak bilinen garip bir fizik fenomeni sayesinde gündemimize giriyor; bu konuda fizikçiler hâlâ kafalarını kaşımaya devam ediyorlar.
Eğer var ise – herkes bu konuda ikna olmuş değil – gözlem henüz tatmin edici bir açıklama ve kanıt kazanmadı. Ancak yeni bir çalışmaya göre bu durum değişecek, yalnızca bu etkinin bu güne kadar keşfedilememiş olmasının sebebi için değil, aynı zamanda bu garip fenomen için de açıklama getiriliyor.
Son çalışmalarında, İspanya’dan küçük bir araştırma grubu sorunu basitleştirmek için akışkanları teorik olarak elastik olmayan granüllerin bir topluluğu olarak tarif etti.
Karışık akışkan dinamiklerini blok benzeri bir yapıya indirgemek sistemin başlangıç koşullarına ince ayar yapma fırsatı kazandırıyor, böylece küçük parçacıkların oynaması ve kenarlara çarpmasının bir soğuma olayı olduğunu ve neticede donmanın gerçekleştiği anlaşılıyor.
Mpemba etkisinin gözlenmesi uzun bir tarihçeye sahip. Aristo Pontus Yunanlarının bu etkiyi gözlediklerini anlatıyor, İngiliz Francis Bacon ve ünlü Fransız filozof Rene Descartes de konu hakkında ufak tefek şeyler söylemiş.
1960’ların Tanzanya’sında yaşayan ve sabırsız bir okul öğrencisi olan Erasto Mpemba gözlenen bu etkiye adını vermiş ve araştırmacılar arasında bir dürtüyü başlatmış; yaptığı gözleme göre sıcak dondurması, daha önce dondurulmuş olan dondurmalardan daha hızlı donuyor.
Merakı konu hakkında bir çalışmaya ilham kaynağı olmuş ve henüz dinmiş gözükmeyen onlarca yıllık tartışmayı alevlendirmiş.
Konunun bir kısmı, bu etkinin son derece kaçak olmasından kaynaklanıyor. Bu konu hakkında yazılanlar arağmen, etki henüz kendini göstermiş değil.
Mantığın son derece dışında olması da bir sorun – neden soğuyan bir maddenin önceki sıcaklık geçmişi gelecekteki sıcaklık  değişiminde bir fark yaratsın ki?
Ancak bu durum bile birkaç öneride bulunan insanların ortaya çıkmasını engellememiş gözüküyor.
En çok spekülasyon, sıcak parçacıkların soğuk parçacıklara göre daha hızlı hareket etmesi etrafında dolaşıyor, böylelikle bir şekilde buharlaşma hızlarına etkide bulunuyor veya çabucak enerjiyi alıp giden konveksiyon akımlarını yükseltiyor.
Bu yılın başında, araştırmacılar suyun hidrojen bağlarının özelliklerinin bu etkiye neden olduğunu öne sürdü. Su moleküllerinden oluşan kümeler kullanarak suyun ilk sıcaklığı ile hangi moleküllerin buz kristali oluşturma kolaylığı arasında bir bağlantı olduğunu ortaya çıkardılar.
Soğuk suda bu bağ kırma enerjisi bulunmuyor, yani bu moleküller katı bir yapı oluşturmak üzere daha yavaş bir şekilde bir araya geliyor.
Ancak bu yeni çalışma ile bir adım daha atılıyor ve Mpemba etkisinin yalnızca su değil, pratikte herhangi bir akışkanın sıcaklık tarihçesinin bir özelliğği olabileceği ortaya konuyor.
Phys.org‘a konuşan, Extremadura Üniversitesi (İspanya) çalışanı Andrés Santos, şöyle diyor: “Çalışmamız Mpemba etkisinin akışkanın ilk hazırlanma şekline, başka bir deyişle önceki durumuna karşı çok hassas olduğunu gösteriyor”.
Araştırma söz konusu etkinin oluşturulması veya kırılması için gerekli tam etkilerin neler olduğundan bahsetmiyor olsa da, soğumadan önce parçacıkların hareketine bir şey etkide bulunursa akışkanın sıcaklığındaki değişim hızının belirgin ölçüde etkilendiğini gösteriyor.
Santos, şöyle diyor: “Elde ettiğimiz sonuçlara göre Mpemba etkisi genel ve dengeye bağlı olmayan bir durumdur ve sistemin ilk halini karakterize eden diğer fiziksel miktarlara bağladır”.
Başka bir deyişle, başlangıç sıcaklığındaki küçük bir artış teorik olarak bir akışkanın daha hızlı soğumasına neden olacak, sıcaklık dağılımının istatistik değerlendirmesine bağlı olarak bir sıcaklık düşmesine yol açabilir.
Model bu etkiye katkıda bulunan diğer yaklaşımları devre dışı bırakmıyor, çoklu etkiyi ortaya atan bir şey olursa onu da devreye alıyor.
Ayrıca değişkenler ne olursa olsun eşleştirmenin pratik olarak basit olacağına ilişkin bir garanti yok, bu sebeple etkinin yeniden oluşturulması da çok zor.
Şaşırtıcı bir şekilde, bu unsuru tersine düşünmek de mümkün – eşdeğer biçimde garip olan ters-Mpemba etkisinde daha soğuk akışkanların daha hızlı bir biçimde ısınması söz konusu oluyor.
Belli şartlar altında, buzlu suyun oda sıcaklığındaki suya karşı daha hızlı kaynama noktasına erişmesi mümkün olabilir mi?
Araştırmacılar, ileride yapacakları çalışmaların bir kısmında bu tahmini inceleyeceklerini söylüyorlar. Ama ellerini çabuk tutmaları lazım.
Çalışma Physical Review Letters isimli prestijli dergide yayınlandı.

Atom dünyasını tam renkli hale getirme



Bilim insanları, atomik kuvvet mikroskopu ile taranan verileri net renkli görüntülere dönüştürerek atom dünyasını görselleştirmenin yeni bir yolunu geliştirdiler. Alkol, yarı iletken ve kimyasal bileşiklerin kısa sürede gözlemlenmesine olanak tanıyan yeni geliştirilmiş yöntem, yüzeylerin ve cihazların araştırma ve geliştirilmesinde yaygın olarak kullanılma vaadinde bulunmaktadır.
Özel moleküller ve atomlar gördüğümüz ışık dalga boylarından çok daha küçüktür. Bu tür küçük yapıları görselleştirmek, genellikle atomların konumlarının siyah-beyaz gösterimini sağlayan özel araçlar gerektirir. Atomik kuvvet mikroskopları (AFM), yüzeyleri atomik ölçek seviyesinde incelemek için kullanılan en güçlü araçlardır. Bir yüzey üzerinde hareket eden bir nano-ölçekli uç, atomların fiziksel konumları hakkında her türlü bilgiyi vermekle kalmaz, aynı zamanda kimyasal özelliklerini ve davranışlarını da verir. Ancak, AFM sinyalleri işlendiğinde bu bilgilerin çoğu kaybedilir. Profesör Hideki Kawakatsu başkanlığındaki Tokyo Üniversitesi Endüstri Enstitüsü (IIS) merkezli  çalışan araştırmacılar AFM’leri çalıştırmanın ve  yapısal ile kimyasal bilgileri net, tam renkli görüntülere ayıklamak için verileri görselleştirmenin yeni bir yolunu buldular. Bu bulgular yakın zamanda  Applied Physics Letters dergisinde  yayınlandı.
Araştırma yayınının başyazarı ve LIMMS / CNRS-IIS doktora sonrası araştırmacı olan Pierre Etienne Allain  “AFM çok yönlü bir tekniktir ve AFM ucunu frekans eğrisinin dibine bağlama yaklaşımımız yüzeyden bilgi kaybetme riski taşımadan aynı zamanda ölçümler yapmamızı sağladı” dedi.
İnsanlar sıklıkla AFM ölçümlerini, yüzey ile etkileşime girdiği zaman titreşimlerindeki değişimleri ölçerken AFM ucu sabit bir yükseklikte tutarak gerçekleştirirler.  Alternatif olarak, titreşimlerin frekansı aynı kalacak şekilde AFM’yi yukarı ve aşağı hareket ettirmek de mümkündür. Her iki yaklaşım da avantajlıdır, ancak birinin çok zaman harcayabileceği ve diğeri de bilgi kaybına neden olabileceği için dezavantajlara sahiptir.
IIS liderliğindeki araştırmacılar AFM ucu hareket ettirmek ve veriyi dönüştürmek için bir yol geliştirdiler; böylece ucu, titreşim frekansının yüzey tarafından kuvvetli bir şekilde etkilendiği bir konumda yüzeyin üstünde kalacaktı.
Bu yaklaşımın bir diğer yararı, modelin araştırmacıların renkleri sırasıyla kırmızı, mavi ve yeşil olarak atadığı üç değişken üretmesidir; böylece tam-renkli görüntüler üretebilmektedir. Ayrıca, yöntemlerini bir silikon yüzeyinde başarıyla test ettiler.
Yapılan yayının ortak yazarlarından olan ve doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Denis Damiron “Görüntünün renkleri aynı ise, sinyallerin aynı atom ve çevreden geldiğini söyleyebiliriz. Bir yüzeyden karmaşık kimyasal ve fiziksel bilgileri temsil eden bu yeni yol, atomların hareketlerini ve davranışlarını eşi benzeri olmayan detaylarla incelememize izin verebilir” dedi.

Küresel sıcaklık 2017’de zirveye ulaştı




NASA’nın Uzay Araştırmaları Merkezi’nden Goddard Enstitüsü (GISS) ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA), küresel sıcaklık artış eğiliminin geçtiğimiz 2017 senesinde de sürdüğünü doğruladı.  Her iki organizasyon da rekor düzeyde 2017 senesinin, sırasıyla ikinci ve üçüncü en sıcak yıl olduğunu belirtti.  Organizasyonların ölçümlerine göre, sıralamalar farklılık gösterse de, mesaj açıkça belirgin: Dünya hızla ısınmaya devam ediyor.
Nitekim, her iki gruba göre şimdiye kadar kaydedilen en sıcak beş yıl, 2010’den bu yana 2017’de, El Niño olarak bilinin Güney salınımları olmaksızın yüksek sıcaklık değerlerine ulaştı.  Tipik olarak, El Niño atmosfer-okyanus olayı. İklimi küresel ölçekte etkileyen en önemli doğal süreçlerden biri. Pasifik okyanusuna yakın alize rüzgarları doğudan batıya sıcak okyanus sularını dünyanın diğer bölgelerine taşır. El Niño bu rüzgarları zayıflatarak, soğuk okyanus sularının taşınmadan ısınmasına ve küresel ortalama sıcaklıklarında kısa süreli bir artışa neden olmasını sağlar. Ters osilasyon, La Niña olarak adlandırılır ve daha soğuk sıcaklıklara neden olur.
El Niño, 2015 ve 2016 yılının bir bölümünde kendini gösteriyorken, 2017’de yalnız La Niña  gerçekleşti ve 2017 sıcaklık artış hızını etkileyemedi. NASA’nın açıkladığı gibi, El Niño ve La Niña’nın yokluğu, 2017 yılının en sıcak yıl rekorunu kırmasını tetikledi.
GISS Direktörü Gavin Schmidt NASA basınında yaptığı açıklamada: “Dünyanın herhangi bir yeri ortalama sıcaklıklardan daha soğuk olmasına rağmen, gezegen üzerindeki sıcaklıkların tamamı ,son 40 yılda gördüğümüz hızlı ısınma trendini sürdürüyor.” dedi.
Son Dönemin Etkileri
New York Times’a konuşan Berkeley Earth’ün (Dünya yüzey sıcaklık kayıtlarını yeniden analiz etmek için bir grup bilimadamı ekibi) araştırmacısı olan,  NASA ve NOAA ile aynı sonuca varan Zeke Hausfather (enerji sistemi analisti), 2018’in 2017 yılının izinde yer alacağını söyledi. 2017 senesinde neler yaşandığını göz önünde bulundurarak, muhtemelen bizi, daha fazla fırtına ve yoğun yağış beklediğini belirtti.
Yalnızca ABD’de olmak üzere, 2017 senesinde, küresel ısınma ve iklim değişikliğinden dolayı  16 ağır hava ve iklim koşulları olayı yaşandı. 2018’in, 2017 senesine benzer olmasını bekleyen tek kişi Hausfather değil. Dünya liderleri, aşırı değişken hava şartlarının bu yıl insanlığın başına gelebilecek en büyük tehditlerden biri olduğunun farkında ve bu durumdan dolayı, aşırı hava koşullarının ülkelerini nasıl etkileyebileceği konusunda önceden tahminlerde bulunulması konusunda çalışmalar yapıyorlar.
Kötü hava koşullarının ötesinde, rekor sıcak yazlık yerlerin 2030’dan sonra gelmesi bekleniyor ve 2040 senesine kadar atmosfere salınan gaz emisyonu yüzünden yüz milyonlarca insan ciddi zararlar görecek.
İnsanlar, 2018’in; 2017’den benzer veya daha kötü felaket getirdiğini öngörürse, iklim etkilerinden kaynaklanacak zararlara karşı hazırlıklı olmamız gerekiyor. Hiç kimse, -Tesla gibi şirketler yardıma hazır olsa bile-, Porto Riko’da gerçekleşen Maria Kasırga’sının getirdiği sonuçların konumunda olmak istemez, evet iklim değişikliklerine önlem almak, hazırlanmak çok fazla para ve zaman gerektirse de bu sürecin farkında olmak da önemli bir ilk adım olacaktır.
Kaynakça:

Dünya’nın çoğu, 2050 yılına kadar %100 yenilenebilir enerjiyle çalışabilecek



Dünya ülkelerinin neredeyse dörtte üçü, 2050 yılına kadar tamamen yenilenebilir enerji kaynakları tarafından çalışabilir hale gelecek.
Emisyonsuz bir geleceği hesaplayan, iddialı yeni bir 2050 yol haritasına göre; bu olay, milyonlarca iş istihdamı yaratacak, sağlık ve iklim maliyetlerinde trilyonlar azaltacak ve gezegeni küresel ısınmadan kurtarabilecek.
Yaklaşık 30 bilim adamından oluşan bir ekip tarafından üretilen tahminlere göre, önümüzdeki 3 ile 10 yıllık bir süreçte,  139 ülkenin, %100’lük bir oranda; rüzgar, su  ve güneş enerjisinin kullanılarak, değerlendirilmesine dayanıyor.
Mevcut enerji altyapısına ilişkin geniş çaplı bir gözden geçirme, Birleşmiş Milletler’in Paris İklim Anlaşması’nın (COP21)  gerçekte öngördüğü şeyin ötesine geçerken, araştırmacılar, her şeyin daha geç olmadan yerine gelmesinin zorlayıcı nedenlere sahip olduğunu söylüyor.
Ekip: ” Bulgularımız, -yenilenebilir enerji kaynaklarının yararlarının o kadar büyük olduğu düşünüldüğünde- mümkün olduğunca hızlı bir şekilde rüzgar, su ve güneş enerjisine geçiş hızımıza ivme kazandırmamız gerektiğini gösteriyor.” Ve Kaliforniya Üniversitesi’nden araştırma mühendisi Mark Delucci de: ” Fosil yakıt sistemlerini artık erken emekli ederek, kullanmayı bırakmaya başlarsak, bu işi başarabiliriz.”  görüşünde bulunuyor.
Yenilebilir enerji kaynaklarının kullanılma çabasının tek nedeni bu alanlarda yeni işler yaratmak, iş istihdamı sağlamak değil, – ki 24 milyonun üzerinde tam zamanlı pozisyonda net bir artış beklenmekte. Aslında asıl amaç, atmosferi kirleten fosil yakıt emisyonunu daha az kullandığımız zaman, yenilebilir enerji kaynaklarına yöneldiğimizde, atmosferin daha temiz hale gelecek olmasıdır. Biz insanları daha sağlıklı bir hayat bekleyecek, insan yaşam kalitesinde artış gerçekleşecek.
Ayrıca ekip, hava kirliliğine bağlı erken ölümlerin yıllık olarak 4,6 milyon kişi sayısı kadar azalacağını belirtiyor.
Fakat daha da önemlisi, uzun vadede, COP21’in amacı; son zamanlarda küresel ısınma ile ortaya çıkan sıcaklık artışının azaltılması, kontrol altına alınması ve sanayi öncesi düzeylerin 1.5 °C üstünde tutulmasını engelleyebilecek olması.
Daha önceleri, 2015 yılında COP21 ‘de ki bir araştırma; Dünya liderlerine başlangıçta sunulan ve 50 ABD eyaletinin 2050 yılına kadar aynı tür yenilebilir enerjilerin geçişini nasıl sağlayabileceğini gösteren, yalnızca ABD’ye özgü bir yol haritası gösteriyordu.
Bu her iki çalışmaya da öncülük eden kişi Stanford Üniversitesi’nde görevli ABD’nin kar amacı gütmeyen “The Solutions Project” kurucularından biri olan Profesör Mark Z. Jacobson: “Bu çalışmalarının sonuçları hakkında en heyecan verici olanı, incelediğim her ülkenin kendisine yetecek ve güçlendirecek kadar yeterli kaynağa sahip olması. ” diyor. Ve “Her ne kadar çok yüksek popülasyona sahip, birçok küçük ülke olmasına rağmen, bu, ya komşusundan enerji almayı ya da olağandışı yüksek miktarda deniz enerjisi kullanmayı gerektirebilir.” diyerek, ekliyor.
Bunun nedeni ise; daha büyük kırsal alana sahip, daha büyük ülkeler; güneş, rüzgar, ve hidroelektrik tesisleri için uygun alan bulma konusunda daha fazla esnekliğe ve yüksek avantaja sahipler.
139 ülke üzerinde yapılan yol haritası planı büyük bir başarı ve girişim olsa da, ekip orada durmayı düşünmüyor. Ve ekip üyelerinden Jacobson: ” Bireysel şehirler için yüzde yüz temiz, yenilenebilir enerjiye gitmek için yeni yol haritaları geliştiriyoruz.” diyor.
Aslında şuan binlerce dünya kenti, karbon emisyon kullanım oranlarının azaltılması için, kendi başlarına çaba gösterseler de, – inanılmaz bir iş yapıyor olsalar da- daha lokal ve daha ayrıntılı yol haritaları, tüm dünyayı kapsayacak şekildeki çalışmalar, dünyaya daha fazla ve daha hızlı yardımcı olacak.
Son zamanlarda yenilebilir enerji alımı ve kullanımı çok fazla olmaya başladı, fakat şuan da gözüküyor ki bulunduğumuz yerden hedeflediğimiz yere %100 ulaşmak için çok uzun bir yolumuz var. Ama şunu da belirtmek lazım ki, bir yol haritamız var, ve biz insanlar hangi yönde yol alacağımızı artık biliyoruz.

Sürücüsüz araçlar geliyor, peki hazır mıyız?



Dünya’yı otomobiller kadar etkileyen çok az icat bulunur, otomobillerin icadından bu yana yaklaşık 250 sene geçti, peki sokaklarımızda yollarımızda kendimizin sürdüğü araçların yerini nasıl olur da sürücüsüz araçlar almaya başlar, nasıl mümkün olabilir sürücüsüz yollar?
Popular Mechanics Dergisi’nin “uçan arabaların”  sözünü vermesinin üzerinden neredeyse 60 sene geçti fakat belli ki biz insanlar belli bir süre daha uçan arabalara sahip olamayacağız. Toprağa bağlı kalacağız gibi gözüküyor. Peki sürücüsüz araçlar? Onların vaadini vermek zor mu? Hayır zor değil, hatta sürücüsüz araçlar çoktan ortaya çıkmış bulunmakta. Yolculuk esnasında biz aracın içinde kitap okuyup, film izlerken, uyurken, aracın kendi kendini sürdüğünü bir düşünün, işte bunlar artık hayal değil.
Başlangıç olarak sürücüsüz araçlar otobanlarda, işlek yollarda kendini göstermedi fakat kamuya açık yerlerde sürücüsüz araçların test edilmeye başlandığını biliyoruz, Araçlar trafiğe çıkmadan önce yüzlerce teste tabi tutuluyor  ve özellikle araca ne kadar çok sensor yerleştirilirse, güvenliğin de o kadar çok artacağına dair bir inanç mevcut. Dolayısıyla üreticilerin testleri sürerken, geliştirme aşamaları da aynı hızla devam ediyor. Bu testlerle birlikte, insanların sürücüsüz araç çalışmalarını öğrenmeye başlamasıyla insanların kafalarında birçok soru işaretleri ve merak ettikleri konular ortaya çıkmaya başladı tabi ki, insanlar test sürüşlerinin kamuya açık alanlarda gerçekleştirilmesinin ne kadar güvenli olabileceğini, trafiğe sürücüsüz araçlarla nasıl çıkılacağını, bu araçların ne kadar yollara uygun olduğunu merak ediyor. Bu tartışmalar ve sorunlardan ötürü Güney Kore çoktan bir çözüm projesini ortaya koydu ve 360 bin metrekarelik eşi benzeri olmayan devasa bir alanda test sürüş parkuru oluşturma çalışmalarına başladı. Bunun dışında Amerika, Almanya ve Avustralya’da da sürücüsüz otomobiller için önemli çalışmalar yapılıyor. Hatta geçtiğimiz günlerde Almanya’nın sürücüsüz otomobiller için bir otobanı kullanıma açacağı haberi ortaya çıktı, İngiltere’de de benzer bir çalışma gündemdeyken 1.249.030.000 nüfusuyla Dünya’nın en kalabalık ikinci ülkesi olan Hindistan’ın ise Ulaştırma Bakanı  Nitin Gadkari, mevcut koşullar doğrultusunda Hindistan’da sürücüsüz otomobillerin trafiğe çıkmasına kesinlikle izin vermeyeceklerini söyledi.  Kararın nedenleri arasında güvenlik endişelerinin ve taksicilerin istihdamına yönelik kaygıların yer aldığı iddia edildi. Sürücüsüz araçların güvenliği ve getireceği düşünülen olumsuz durumların tartışması da böylelikle yine gündemi meşgul etmeye başladı.
Durum şu ki; aslında, sürücüsüz araçların bazı belirsizlikleri ne yazık ki hala devam ediyor. Yağmur, kar gibi zorlayıcı hava şartlarında ne kadar iyi çalışabileceği, binlerce kilometrelik yolların değişen şartlarına nasıl uyum sağlayabileceği, yolda karşılaşılan diğer araçların ani hareketlerine nasıl tepki gösterebileceği  gibi sorunlar  henüz cevaplanmış durumda değil. Ve insanlar sürücüsüz araç üzerinde ne kadar çok test yapılırsa yapılsın güvenlik konusunda hala şüphe içerisinde, fakat araştırmacılara göre de trafik kazalarının büyük bir kısmı insan hatalarından kaynaklanmakta ve eğer trafikten insan sürücüler kaldırılırsa, kazaların büyük oranda önüne geçilebileceği, kazanın olma olasılığını azaltılabileceğinde ortak bir fikre sahipler.
Diğer sorunlardan biri de, sürücülerde araba sahibi olma eğilimlerinin değişip değişmeyeceğini bilmiyoruz. İnsanlar kendi kişisel sürüş otomobillerini isteyebilirler, biliyoruz ki araç sürmek bazı insanlar tarafından bir çeşit hobi ve eğlence. Herkes aracının otomatik olmasını istemeyebilir.Bizzat kendi sürmek isteyebilir. Bu konuyla ilgili TTI’nin (Teksas Taşıma&Ulaşım Enstitüsü) Teksas kentindeki sakinler üzerinde yaptığı “sürücüsüz araçlarda seyahat etme isteği” çalışmasında, katılımcıların %50-50 fikir  ayrılığı yaşadığı sonucuna varıldı. Şunu söylemekte fayda var ki, sürücüsüz araçların eğitimi ve güvenliğinin bilgisi verildiği zaman sürücüsüz araçla seyahat etme isteğinin oranının artacağı belli. Sürücülerinde bilmesi gereken bir şey var ki, o da sürücüsüz araç eğitiminin alınması gerektiği,sürücüsüz aracın kullanım prosedürleri, yollarda acil durumlarda nasıl davranılacağı, arabanın bakımı, sürücüsüz araçta insanların rolleri gibi konular üzerinde detaylı bilgi sahibi olması gerekiyor sürücülerin.
Peki ya sorumluluk? Şoförü olmayan bir araba kaza yapar ise kim suçlu olacak, araba mı? Polis arabayı durdurduğu zaman kimi suçlayacak? Yolculuk esnasında, kişi her zaman uyanık ve her saniye aracı gözlem halinde mi olmalı, aracın hata yapma riskine karşı tetikte mi beklemeli insan? Bunlar da daha yanıt bulabilmiş değil.
İş istihdamı nasıl olacak, o da başka bir soru. Hindistan, Çin, Amerika gibi kalabalık nüfuslu ülkelerin bu teknolojiyi yaygınlaştırması üzerine işsiz sayısı milyonlarca artacak. Taksi şoförlerinin, özel araç şoförlerinin işsiz kalacağı çok açık ortada gözüküyor. Peki bu sorun nasıl çözülecek?
Bu sorular sadece bir başlangıç, her yeni teknolojiyle ortaya birçok sorunun ve öngörülemeyen konuların ortaya çıkacağı kesin. Belirsizlikler elbet olacaktır. Kesin olan, insanoğlu olarak; o büyük otoyolları inşa etmeye başladığımızdan beri, ulaştırma tarihinin en önemli zamanlarını yaşıyoruz.Belki arabalarımız uçmayacak ama eskisinden çok daha yetenekli olacaklar. Evet, henüz hazır değiller -biz de hazır değiliz-  fakat uzun sürmeyecek. Sürücü koltuğunda kim olursa olsun, otomotiv sektöründe teknolojik gelişimler asla duracağa benzemiyor.

Kaynakça:
  1. https://theconversation.com/self-driving-cars-are-coming-but-are-we-ready-81538
  2. http://www.popularmechanics.com/cars/technology/news/a27502/ready-self-driving-cars/
  3. https://www.dezeen.com/2017/07/26/india-ban-self-driving-cars-protect-jobs-technology-transport/
  4. https://www.digitaltrends.com/cars/road-rave-the-best-cities-for-self-driving-cars/
  5. https://www.washingtonpost.com/news/innovations/wp/2017/07/31/why-indias-ban-on-self-driving-cars-is-misguided/
  6. https://www.theverge.com/2017/5/9/15596366/south-korea-self-driving-car-test-site-worlds-biggest

Bebekler konuşmadan önce mantıklı düşünebiliyor




Oldukça ilginç bir çalışmada; bir grup araştırmacı, insanların en erken 12 aylıkken mantıksal çıkarımlarda bulunabildiklerini keşfetmiş olabilirler. On yıllardır psikologlar; dilin, çıkarımsal düşünmenin önemli ve gerekli bir göstergesi olduğunu düşünüyorlardı. 2014’te gelişim psikolojisi alanında çalışan seçkin bir grup araştırmacı, deneyleri sonucu çıkarımsal düşüncenin 3 ila 5 yaşları arasında başlayabileceğini ileri sürdüler.
John’s Hopkins Üniversitesi’nden psikolog Nicolo Cesana- Ariotti, bu yaşın çok daha düşük olabileceğini düşünüyordu. Nicolo Cesana- Ariotti; mantıksal çıkarım yapabilme yetisinin, bebeklerin zihinlerini anlamaya çalışmanın oldukça önemli bir parçası olduğu düşüncesiyle yola çıktıklarını söyledi.
Science dergisinde yayımlanan çalışmada, Cesana- Ariotti ve meslektaşları, bebeklerin çıkarımsal düşünme yapabilme yetenekleri olup olmadığını nasıl saptadıklarından söz etti. Deneyleri; bir yaşında 72 bebek ve 19 aylık 72 bebekten oluşuyordu, bu bebeklerden hiçbiri henüz konuşma yetisine sahip değildi.
Deney düzeneğinde, bebekler annelerinin kucağında oturuyorlardı. Sessiz ve hissiz bir biçimde oturan annelerin gözleri de bağlanmıştı. Bebekler, gözleri bağlanan annelerin yüzlerinden herhangi bir belirti alamıyorlardı.
Daha sonra; bebekler, bilgisayar ekranında oynatılan ve siyah bir ekran önüne yerleştirilmiş şemsiye, çiçek, gülümseyen surat, dinozor gibi birçok sanal objeyi içeren bir animasyon izlediler.
Objelerin en üst kısımları aynı olacak şekilde çizilmişlerdi. Eğer iki obje siyah ekranın arkasına götürülürse, sadece üst kısımları görünebiliyordu.
Bir sonraki aşamada, objelerden biri- bebek hangisi olduğunu göremiyordu- bir kupanın içine alınıyordu. Daha sonra kupa ekranın önüne getiriliyordu, bebek hala sadece objenin üst kısmını görebiliyordu.
Bu aşamadan sonra siyah ekran kaldırılıyordu, böylece bebek arkada kalmış objeyi görebilmiş oluyordu. Daha sonra da kupanın içindeki obje gösteriliyordu. Ancak araştırmacılar bu aşamada bebeğin mantıksal çıkarım yetisini ölçmek için ufak bir değişiklik oluşturdular. Diyelim ki ekranın arkasına ilk aşamada bir şemsiye ve gülücük konmuş olsun. Kupa ile bir obje alınıp siyah ekran indirildiğinde arkada kalan obje de şemsiye olsun. Araştırmacılar, kupanın içinde gülücük olmasının beklenmesini mantıksal çıkarım yetisi olarak ölçtüler. Ancak son aşamada, araştırmacılar ekrandaki kupanın içinde hangi obje olduğunu gösterirken, gülücük yerine ikinci bir şemsiye çıkardılar.
Bu aşamaya, bütün yaş grubundaki bebekler, kupaya daha uzun süre bakarak reaksiyon gösterdiler.
Cesana-Arlotti; bebeklerin daha uzun süre ekrana bakmaları sonucunu, gülücük bekleyip şemsiye çıkmasıyla beklentilerinin karşılanmamasına bağlıyor.
Ancak California Üniversitesi’nden psikolog Lisa Oakes, bu sonucun başka bir açıklaması olabileceğinden söz ediyor. Belki de bebekler, siyah ekranın arkasından iki farklı obje çıktığını izleyip bu sebeple daha uzun süre ekrana baktılar.
Araştırmacılar, siyah ekranın kaldırılıp kupanın içindekilerin gösterilmesi arasında geçen zamanda bebeklerin göz bebeklerinin büyüdüğünü ve dikkatlerinin kupaya yönlendiğini gözlemlediler. Bu verilerin de çıkarımsal düşünme ile ilgili fikirlerini destekledikleri sonucuna vardılar.
Northwestern Üniversitesi’nden Susan Hespos, çalışmanın sonuçları hakkında “Bu veriler, insanları akıllı yapan bazı karakteristiklerin gelişim sürecimizin erken zamanlarında primitif formlarda belirgin olabileceğine kanıt sunuyor.” yorumunda bulundu.
Merhaba, Tüm içerikler
http://www.bilim.org/ Sitesinden Alınmıştır. Bu Tema'yı indirmek için
İNDİR Butonuna Basınız.

Spam Değildir.