Reklam Alanı
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Küresel sıcaklık 2017’de zirveye ulaştı




NASA’nın Uzay Araştırmaları Merkezi’nden Goddard Enstitüsü (GISS) ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA), küresel sıcaklık artış eğiliminin geçtiğimiz 2017 senesinde de sürdüğünü doğruladı.  Her iki organizasyon da rekor düzeyde 2017 senesinin, sırasıyla ikinci ve üçüncü en sıcak yıl olduğunu belirtti.  Organizasyonların ölçümlerine göre, sıralamalar farklılık gösterse de, mesaj açıkça belirgin: Dünya hızla ısınmaya devam ediyor.
Nitekim, her iki gruba göre şimdiye kadar kaydedilen en sıcak beş yıl, 2010’den bu yana 2017’de, El Niño olarak bilinin Güney salınımları olmaksızın yüksek sıcaklık değerlerine ulaştı.  Tipik olarak, El Niño atmosfer-okyanus olayı. İklimi küresel ölçekte etkileyen en önemli doğal süreçlerden biri. Pasifik okyanusuna yakın alize rüzgarları doğudan batıya sıcak okyanus sularını dünyanın diğer bölgelerine taşır. El Niño bu rüzgarları zayıflatarak, soğuk okyanus sularının taşınmadan ısınmasına ve küresel ortalama sıcaklıklarında kısa süreli bir artışa neden olmasını sağlar. Ters osilasyon, La Niña olarak adlandırılır ve daha soğuk sıcaklıklara neden olur.
El Niño, 2015 ve 2016 yılının bir bölümünde kendini gösteriyorken, 2017’de yalnız La Niña  gerçekleşti ve 2017 sıcaklık artış hızını etkileyemedi. NASA’nın açıkladığı gibi, El Niño ve La Niña’nın yokluğu, 2017 yılının en sıcak yıl rekorunu kırmasını tetikledi.
GISS Direktörü Gavin Schmidt NASA basınında yaptığı açıklamada: “Dünyanın herhangi bir yeri ortalama sıcaklıklardan daha soğuk olmasına rağmen, gezegen üzerindeki sıcaklıkların tamamı ,son 40 yılda gördüğümüz hızlı ısınma trendini sürdürüyor.” dedi.
Son Dönemin Etkileri
New York Times’a konuşan Berkeley Earth’ün (Dünya yüzey sıcaklık kayıtlarını yeniden analiz etmek için bir grup bilimadamı ekibi) araştırmacısı olan,  NASA ve NOAA ile aynı sonuca varan Zeke Hausfather (enerji sistemi analisti), 2018’in 2017 yılının izinde yer alacağını söyledi. 2017 senesinde neler yaşandığını göz önünde bulundurarak, muhtemelen bizi, daha fazla fırtına ve yoğun yağış beklediğini belirtti.
Yalnızca ABD’de olmak üzere, 2017 senesinde, küresel ısınma ve iklim değişikliğinden dolayı  16 ağır hava ve iklim koşulları olayı yaşandı. 2018’in, 2017 senesine benzer olmasını bekleyen tek kişi Hausfather değil. Dünya liderleri, aşırı değişken hava şartlarının bu yıl insanlığın başına gelebilecek en büyük tehditlerden biri olduğunun farkında ve bu durumdan dolayı, aşırı hava koşullarının ülkelerini nasıl etkileyebileceği konusunda önceden tahminlerde bulunulması konusunda çalışmalar yapıyorlar.
Kötü hava koşullarının ötesinde, rekor sıcak yazlık yerlerin 2030’dan sonra gelmesi bekleniyor ve 2040 senesine kadar atmosfere salınan gaz emisyonu yüzünden yüz milyonlarca insan ciddi zararlar görecek.
İnsanlar, 2018’in; 2017’den benzer veya daha kötü felaket getirdiğini öngörürse, iklim etkilerinden kaynaklanacak zararlara karşı hazırlıklı olmamız gerekiyor. Hiç kimse, -Tesla gibi şirketler yardıma hazır olsa bile-, Porto Riko’da gerçekleşen Maria Kasırga’sının getirdiği sonuçların konumunda olmak istemez, evet iklim değişikliklerine önlem almak, hazırlanmak çok fazla para ve zaman gerektirse de bu sürecin farkında olmak da önemli bir ilk adım olacaktır.
Kaynakça:

Dünya’nın çoğu, 2050 yılına kadar %100 yenilenebilir enerjiyle çalışabilecek



Dünya ülkelerinin neredeyse dörtte üçü, 2050 yılına kadar tamamen yenilenebilir enerji kaynakları tarafından çalışabilir hale gelecek.
Emisyonsuz bir geleceği hesaplayan, iddialı yeni bir 2050 yol haritasına göre; bu olay, milyonlarca iş istihdamı yaratacak, sağlık ve iklim maliyetlerinde trilyonlar azaltacak ve gezegeni küresel ısınmadan kurtarabilecek.
Yaklaşık 30 bilim adamından oluşan bir ekip tarafından üretilen tahminlere göre, önümüzdeki 3 ile 10 yıllık bir süreçte,  139 ülkenin, %100’lük bir oranda; rüzgar, su  ve güneş enerjisinin kullanılarak, değerlendirilmesine dayanıyor.
Mevcut enerji altyapısına ilişkin geniş çaplı bir gözden geçirme, Birleşmiş Milletler’in Paris İklim Anlaşması’nın (COP21)  gerçekte öngördüğü şeyin ötesine geçerken, araştırmacılar, her şeyin daha geç olmadan yerine gelmesinin zorlayıcı nedenlere sahip olduğunu söylüyor.
Ekip: ” Bulgularımız, -yenilenebilir enerji kaynaklarının yararlarının o kadar büyük olduğu düşünüldüğünde- mümkün olduğunca hızlı bir şekilde rüzgar, su ve güneş enerjisine geçiş hızımıza ivme kazandırmamız gerektiğini gösteriyor.” Ve Kaliforniya Üniversitesi’nden araştırma mühendisi Mark Delucci de: ” Fosil yakıt sistemlerini artık erken emekli ederek, kullanmayı bırakmaya başlarsak, bu işi başarabiliriz.”  görüşünde bulunuyor.
Yenilebilir enerji kaynaklarının kullanılma çabasının tek nedeni bu alanlarda yeni işler yaratmak, iş istihdamı sağlamak değil, – ki 24 milyonun üzerinde tam zamanlı pozisyonda net bir artış beklenmekte. Aslında asıl amaç, atmosferi kirleten fosil yakıt emisyonunu daha az kullandığımız zaman, yenilebilir enerji kaynaklarına yöneldiğimizde, atmosferin daha temiz hale gelecek olmasıdır. Biz insanları daha sağlıklı bir hayat bekleyecek, insan yaşam kalitesinde artış gerçekleşecek.
Ayrıca ekip, hava kirliliğine bağlı erken ölümlerin yıllık olarak 4,6 milyon kişi sayısı kadar azalacağını belirtiyor.
Fakat daha da önemlisi, uzun vadede, COP21’in amacı; son zamanlarda küresel ısınma ile ortaya çıkan sıcaklık artışının azaltılması, kontrol altına alınması ve sanayi öncesi düzeylerin 1.5 °C üstünde tutulmasını engelleyebilecek olması.
Daha önceleri, 2015 yılında COP21 ‘de ki bir araştırma; Dünya liderlerine başlangıçta sunulan ve 50 ABD eyaletinin 2050 yılına kadar aynı tür yenilebilir enerjilerin geçişini nasıl sağlayabileceğini gösteren, yalnızca ABD’ye özgü bir yol haritası gösteriyordu.
Bu her iki çalışmaya da öncülük eden kişi Stanford Üniversitesi’nde görevli ABD’nin kar amacı gütmeyen “The Solutions Project” kurucularından biri olan Profesör Mark Z. Jacobson: “Bu çalışmalarının sonuçları hakkında en heyecan verici olanı, incelediğim her ülkenin kendisine yetecek ve güçlendirecek kadar yeterli kaynağa sahip olması. ” diyor. Ve “Her ne kadar çok yüksek popülasyona sahip, birçok küçük ülke olmasına rağmen, bu, ya komşusundan enerji almayı ya da olağandışı yüksek miktarda deniz enerjisi kullanmayı gerektirebilir.” diyerek, ekliyor.
Bunun nedeni ise; daha büyük kırsal alana sahip, daha büyük ülkeler; güneş, rüzgar, ve hidroelektrik tesisleri için uygun alan bulma konusunda daha fazla esnekliğe ve yüksek avantaja sahipler.
139 ülke üzerinde yapılan yol haritası planı büyük bir başarı ve girişim olsa da, ekip orada durmayı düşünmüyor. Ve ekip üyelerinden Jacobson: ” Bireysel şehirler için yüzde yüz temiz, yenilenebilir enerjiye gitmek için yeni yol haritaları geliştiriyoruz.” diyor.
Aslında şuan binlerce dünya kenti, karbon emisyon kullanım oranlarının azaltılması için, kendi başlarına çaba gösterseler de, – inanılmaz bir iş yapıyor olsalar da- daha lokal ve daha ayrıntılı yol haritaları, tüm dünyayı kapsayacak şekildeki çalışmalar, dünyaya daha fazla ve daha hızlı yardımcı olacak.
Son zamanlarda yenilebilir enerji alımı ve kullanımı çok fazla olmaya başladı, fakat şuan da gözüküyor ki bulunduğumuz yerden hedeflediğimiz yere %100 ulaşmak için çok uzun bir yolumuz var. Ama şunu da belirtmek lazım ki, bir yol haritamız var, ve biz insanlar hangi yönde yol alacağımızı artık biliyoruz.

Bebekler konuşmadan önce mantıklı düşünebiliyor




Oldukça ilginç bir çalışmada; bir grup araştırmacı, insanların en erken 12 aylıkken mantıksal çıkarımlarda bulunabildiklerini keşfetmiş olabilirler. On yıllardır psikologlar; dilin, çıkarımsal düşünmenin önemli ve gerekli bir göstergesi olduğunu düşünüyorlardı. 2014’te gelişim psikolojisi alanında çalışan seçkin bir grup araştırmacı, deneyleri sonucu çıkarımsal düşüncenin 3 ila 5 yaşları arasında başlayabileceğini ileri sürdüler.
John’s Hopkins Üniversitesi’nden psikolog Nicolo Cesana- Ariotti, bu yaşın çok daha düşük olabileceğini düşünüyordu. Nicolo Cesana- Ariotti; mantıksal çıkarım yapabilme yetisinin, bebeklerin zihinlerini anlamaya çalışmanın oldukça önemli bir parçası olduğu düşüncesiyle yola çıktıklarını söyledi.
Science dergisinde yayımlanan çalışmada, Cesana- Ariotti ve meslektaşları, bebeklerin çıkarımsal düşünme yapabilme yetenekleri olup olmadığını nasıl saptadıklarından söz etti. Deneyleri; bir yaşında 72 bebek ve 19 aylık 72 bebekten oluşuyordu, bu bebeklerden hiçbiri henüz konuşma yetisine sahip değildi.
Deney düzeneğinde, bebekler annelerinin kucağında oturuyorlardı. Sessiz ve hissiz bir biçimde oturan annelerin gözleri de bağlanmıştı. Bebekler, gözleri bağlanan annelerin yüzlerinden herhangi bir belirti alamıyorlardı.
Daha sonra; bebekler, bilgisayar ekranında oynatılan ve siyah bir ekran önüne yerleştirilmiş şemsiye, çiçek, gülümseyen surat, dinozor gibi birçok sanal objeyi içeren bir animasyon izlediler.
Objelerin en üst kısımları aynı olacak şekilde çizilmişlerdi. Eğer iki obje siyah ekranın arkasına götürülürse, sadece üst kısımları görünebiliyordu.
Bir sonraki aşamada, objelerden biri- bebek hangisi olduğunu göremiyordu- bir kupanın içine alınıyordu. Daha sonra kupa ekranın önüne getiriliyordu, bebek hala sadece objenin üst kısmını görebiliyordu.
Bu aşamadan sonra siyah ekran kaldırılıyordu, böylece bebek arkada kalmış objeyi görebilmiş oluyordu. Daha sonra da kupanın içindeki obje gösteriliyordu. Ancak araştırmacılar bu aşamada bebeğin mantıksal çıkarım yetisini ölçmek için ufak bir değişiklik oluşturdular. Diyelim ki ekranın arkasına ilk aşamada bir şemsiye ve gülücük konmuş olsun. Kupa ile bir obje alınıp siyah ekran indirildiğinde arkada kalan obje de şemsiye olsun. Araştırmacılar, kupanın içinde gülücük olmasının beklenmesini mantıksal çıkarım yetisi olarak ölçtüler. Ancak son aşamada, araştırmacılar ekrandaki kupanın içinde hangi obje olduğunu gösterirken, gülücük yerine ikinci bir şemsiye çıkardılar.
Bu aşamaya, bütün yaş grubundaki bebekler, kupaya daha uzun süre bakarak reaksiyon gösterdiler.
Cesana-Arlotti; bebeklerin daha uzun süre ekrana bakmaları sonucunu, gülücük bekleyip şemsiye çıkmasıyla beklentilerinin karşılanmamasına bağlıyor.
Ancak California Üniversitesi’nden psikolog Lisa Oakes, bu sonucun başka bir açıklaması olabileceğinden söz ediyor. Belki de bebekler, siyah ekranın arkasından iki farklı obje çıktığını izleyip bu sebeple daha uzun süre ekrana baktılar.
Araştırmacılar, siyah ekranın kaldırılıp kupanın içindekilerin gösterilmesi arasında geçen zamanda bebeklerin göz bebeklerinin büyüdüğünü ve dikkatlerinin kupaya yönlendiğini gözlemlediler. Bu verilerin de çıkarımsal düşünme ile ilgili fikirlerini destekledikleri sonucuna vardılar.
Northwestern Üniversitesi’nden Susan Hespos, çalışmanın sonuçları hakkında “Bu veriler, insanları akıllı yapan bazı karakteristiklerin gelişim sürecimizin erken zamanlarında primitif formlarda belirgin olabileceğine kanıt sunuyor.” yorumunda bulundu.

Çöp DNA düşünüldüğü gibi gereksiz değil



ABD, Michigan Üniversitesi’nden araştırmacılar, çöp DNA da denilen uydu DNA’nın genomu bir arada tutmada işlevi olduğunu buldular. Peki, nedir bu ‘çöp DNA’?
Genetiğin ‘merkezi dogma’ olarak bilinen temel kuralına göre, DNA’dan RNA, RNA’dan protein kodlanıyor. Bu kuralın dışına çıkan ve protein kodlamayan DNA kısımlarının da şimdiye kadar gereksiz olduğu düşünülüyordu. Ayrıca, bu kısımlar tekrar eden dizilerden oluştuğu için genomu hasara açık hale getirdiği de genel kabul görüyordu. Bu sebeplerle de çöp anlamına gelen ‘junk DNA’ şeklinde tanımlanıyorlardı ve insan genomunun %98’inin bir hurdalık olması haliyle kafaları kurcalayan bir durumdu.
Günümüzde bu görüş hızla değişmekte. Son yıllardaki çalışmalar, protein kodlamayan DNA kısımlarının başka genlerin kodlanmasını kontrol ettiğini gösterdi. Bunu, bir RNA türü olan haberci RNA (Messenger RNA, mRNA) aracılığıyla yapıyorlar. Bunun benzeri çalışmalar devam etmekte.
Yeni bir araştırma bu terimi tamamen tarihe karıştırmaya yakın gibi gözüküyor. eLife dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, aslında çöp olmaktan çok uzak olan bu diziler, kromozomların hücre çekirdeği içinde birbirine tutunmasını sağlıyor; ki bu da hücre için hayati önem taşıyan bir durum. Bu işlevin farklı canlılar arasında korunduğu da bulgular arasında. Farklı türler arasında korunarak sonraki nesillere aktarılan özelliklerin canlılar için evrimsel önem taşıdığı ortak bir kanı.
Araştırma ekibinden Prof. Yukiko Yamashita da aynı şekilde düşünüyor. “Neden işimize yaramayan bir özelliği koruyalım?”
Bu sorunun peşinden giden araştırmacılar öncelikle hücrelerin uydu DNA’sı olmadan nasıl davranacağını görmek istemişler. Çalışmanın etapları ise şöyle: uydu DNA, tekrar eden uzun dizilerden meydana geldiği için kesip çıkartmak veya mutasyon yoluyla işlevsiz kılmak seçenekler arasında değil. Bu sebeple de bu diziye bağlanan D1 proteini hedef alınıyor. D1 proteini, çalışmada kullanılan model organizma olan meyve sineğinden (Drosophila melanogaster) çıkarıldıktan sonra üreme hücreleri olan gamet hücrelerinin öldüğü gözlemleniyor. Ölen hücrelerin, micro-nükleus (mikro-çekirdek) olarak isimlendirilen ve bir kısım DNA ile hücre çekirdeğinin dışında bir yapı oluşturması da oldukça ilgi çekici. Çünkü DNA’nın tamamı çekirdek içinde bulunmadığında hücre hayatta kalamıyor.
Araştırmacılara göre D1 proteini kromozomları çekirdekte bir arada tutmak amacıyla uydu DNA’ya bağlanıyor. D1 proteini bağlanmadığı takdirde de hücrenin sonu pek parlak olmuyor.
Yamashita, bunu bir çiçek buketi olarak düşünebileceğimizi söylüyor. Proteinin birçok bağlanma noktası olduğundan farklı kromozomları bir araya getirdiğini ve DNA parçalarının çekirdekten dışarı kaçmalarını önlediğinin altını çiziyor. Ekip, benzer deneyleri fare modelinde uygulamış ve aynı sonuçlara ulaşmış. Yamashita ve ekip arkadaşlarına göre uydu DNA sadece bu model organizmalarda değil, insanlarda da hayati önem taşıyan görevlere sahip.
Bakalım 70’lerin sonunda başlayan genom dizilimlerinin ortaya çıkardığı daha ne tür gizemler ve yanlış anlaşılmalar açığa kavuşacak. Görünüşe bakılırsa daha nice paradigma değişimleri bizi bekliyor ve bu oldukça heyecan verici.

Bu plastik torba %100 biyo-bozunur ve bitkilerden yapılmış



Endonezya’daki bir firma o kadar ekoloji dostu bir plastik torba üretti ki, onu yiyebilirsiniz bile.
Bali’deki Avani Eco isimli şirket görünümü ve hissi plastiği andıran ancak tamamen bozunabilir ve kompostlanabilir özellikte bir torba üretti. Bu torba suda da çözünüyor, dolayısıyla hayvanlar bunu yediğinde bir sorun oluşmuyor. Firmaya göre ürün o kadar zararsız ki, insanlar bunu yutabilir.
Endonezya’nın büyük bir plastik kirliliği sorunu var. Atılmış plastikler nehirleri tıkıyor ve önceden muhteşem olan plajları kirletiyor. Temizleme çalışmalarına ordu da katılmış. Ancak ne kadar temizlenirse, bir o kadar çöp çıkıyor.

Küresel plastik sorunu

Plastik kirliliği bütün dünyanın sorunu. Her yıl, en az 8 milyon ton plastik okyanusa atılıyor, bunu her dakika okyanusa bir kamyon atık gönderilmesine benzetebiliriz. Denizde yaşayan canlılar ve kuşlar bunları yedikleri için veya bunlara sıkışıp kaldıkları için ölüyorlar. Plastik de ufalanarak gıda zincirine giriyor.
Plastik ambalajın yalnızca %14’ü geri dönüşüme alınıyor, bu sırada pek çok plastik ambalaj da yalnızca bir kere kullanılıyor. Buna ilave olarak, yıllık değeri 80-120 milyar dolar olan plastik ambalaj malzemesinin %95’i kayıp ediliyor. Bu büyük bir sorun, ancak bir sonuç bulmaya çalışan bir kuruluş oldu.

Yeni Plastik Ekonomisi

Ellen MacArthur Vakfı’nın Yeni Plastik Ekonomisi isimli oluşumu buluşçulardan üreticilere kadar önemli aktörleri bir araya getiriyor ve plastikle geleceğimizi tekrar düşünüp tasarlamayı amaçlıyor. Temel fikir plastiğin doğrusal ekonomisini (kullan ve at) dairesel bir hale çevirmek (yeniden kullan veya geri dönüştür).
Vakfın temel projelerinden biri iki milyon dolarlık plastik ekonomi buluş ödülü. Ödül ikiye ayrılıyor. Dairesel Tasarım Yarışması ile ambalaj tasarlanma yönteminin nasıl değiştirilebileceği inceleniyor, Dairesel Malzeme Yarışması ile de plastiğin nasıl başka malzemelerle birleştirilebileceği inceleniyor.

Plastik için yeni çözümler

Tasarım yarışmasının kazananlarından biri atılabilir kahve bardağı sorununa çözüm bulmaya çalışmış. Her yıl dünya üzerinde 100 milyar atılabilir kahve bardağı satılıyor ve neredeyse hiçbiri geri dönüşüme uğramıyor. ABD kökenli bir firma olan Trio-Cup, atılabilir kâğıt bardakları plastik kapağa ihtiyaç duymayacak şekilde origami benzeri bir teknikle üretiyor. Tamamen %100 kompostlanabilen bir malzemeden yapılıyor.
Malzeme kategorisi kazananlarından biri olan VTT Teknik Araştırma Merkezi (Finlandiya), görünümü ve dokusu plastiğe benzer, ancak tamamen tahtadan yapılmış bir ambalaj tasarlamış. Bu malzeme müsli, fındık ve peynir gibi ürünlerin saklanması için kullanılabilecek, ayrıca tarımsal ve orman yan ürünlerinden kaynaklanan çok tabakalı ve kompostlanabilen bir yapıya sahip. Teoride bu ambalaj mevcut plastik engel film pazarının %15’ine kadar olan kısmını karşılayabiliyor.
Evoware, Cakarta’nın su kaynaklarının plastik atıklar ile tıkanması sorununu çözmeye çalışan bir firma. Firma gıda malzemesi sarma amaçlı tek kullanımlık ambalajlara yönelmiş, bunlar toplamadan kaçarak kumsallara, akarsulara veya okyanusa gidiyor. Deniz yosunu esaslı bir malzemeyle yapılmış ürünler suda çözünebiliyor veya yenebiliyor. Bitkilerin beslenmesi için bile kullanılabiliyor. %100 bozunabilir ve vitaminler ile mineraller içeriyor, dolayısı ile bitkiler için doğal bir gübre fonksiyonu gösteriyor.
Buluş grubu şampiyonları 12 aylık hızlandırma programına katılacak (Think Beyond Plastic ile beraber) ve uzmanlarla çalışarak buluşlarının pazarlanabilir hale getirilmesine gayret edilecek.
Ancak, kazanan buluşlar çalışan bir plastik sistemini inşa etmeye ihtiyacımız olan çözümleri yansıtmakta ise de, bu girişimcilerin geçiş sürecini kendi başlarına yürütemeyeceği Ellen MacArthur Vakfı tarafından dillendiriliyor. İş dünyası, politika üretenler ve yatırımcılar plastikler için dairesel bir ekonomiye doğru gitmelidir.

Merhaba, Tüm içerikler
http://www.bilim.org/ Sitesinden Alınmıştır. Bu Tema'yı indirmek için
İNDİR Butonuna Basınız.

Spam Değildir.