Reklam Alanı
Bana Özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bana Özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Google’ın yeni yapay zeka uygulaması AlphaGo kendi kendini geliştiriyor



Yapay zeka yazılımı olan AlphaGo, gezegenin en üstün yazılımlarından biri. Uzun süre önce en iyi oyuncuyu, bilinen bir strateji oyunu olan Go adlı eski Çin tahtasında oynanabilen zeka oyununda yenmesi ile gündeme geldiğini biliyorduk. Hatta bu özelliği ile bu yazılım “tanrısal” olarak nitelendiriliyor ve herkes tarafından büyük bir ilgi uyandırır duruma gelmişti. Fakat artık daha da müthiş bir durum söz konusu; o da kendisine rakip olacak yeni bir üst sürümü olan AlphaGo “zero”. Google’ın deepmind araştırmacıları, yapay zeka olan AlphaGo’ya bir üst  yeni sürümü olan AlphaGo-zero’nun evrimini ilan ettiler. Zero’nun öncüleri,  bu yeni yazılımda, bilgi için ihtiyaç olan unsuru ortadan kaldırdılar: İnsanlar.
Yani artık şu durum söz konusu; eski AlphaGo’da bazı hamleler için, programlar için yazılıma insanların öğretisi gerekiyordu. Fakat artık AlphaGo-zero da böyle bir durum söz konusu değil. İnsan öğretisine gerek kalmayarak kendi kendini yürütecek bir sistem ortaya çıkmış bulunmakta.
Geçtiğimiz sene ve bu sene içerisinde bütün AlphaGo’lar, Go oyununda binlerce insanın amatör ve profesyonelce oyunlarını, hamlelerini, yarışlarını izleyerek analiz etti ve bunu kendi programına kodlayabildi. Yani önceden bu yazılım bir şekilde bu stratejileri kendi kendine öğrenemiyor, ve belli bir veri akışını gözlemlemesi, kendine aktarması, sonra bu hamleleri kullanması gerekiyordu. Fakat AlphaGo-zero tamamen kendini yetiştirir durumda. Ve mesela bu Go oyununu yüzde yüz bağımsız deneyle öğrendi. Herhangi bir insan çabası gerekmeden, çok uzun bir gözlemleme zamanına ihtiyaç duymadan. Kendi altyapısında stratejileri sanki bir beyne sahipmiş gibi oyunu oynamayı, öğrenmeyi başarabildi.
Yeni bir çalışmada araştırmacılar, AlphaGo-zero’nun esrarengiz derece de özgüvenli olan zekasını, yeteneğini, şöyle rapor ettiler; geçtiğimiz son 100 Go oyunununda AlphaGo-zero’ya karşı AlphaGo’nun bir önceki sürümü tek bir galibiyet bile almadı.
Yani düşünelim, AlphaGo insanlar tarafından oyunun stratejik hamlelerini, analizlerini öğrenmesine rağmen, AlphaGo-zero bunların hiçbirini, -insan öğretisi olmadan- almadığı halde, sadece kendi stratejilerini kullanarak eski AlphaGo’yu tüm karşılaşmalarında yendi.
Daha da çarpıcı durum; bu durum AlphaGo-zero’nun sadece 3 günlük eğitimi ve kurulumu sonrası gerçekleşti. Yani AlphaGo gibi uzun uzun strateji öğrenimi, izlenimi, analizi gibi bir süreç geçirmeden, tüm oyunları yendi. Ki bu Go oyunununda üstün bir insan zekası gerektiriyor. AlphaGo-zero’nun hamleleri binlerce yıllık insan bilgisine eş değer tutuldu.
Ünlü bilgisayar bilimcisi Nick Hynes MIT, Gizmodo adlı bilim sitesine: “Bu kendi matematiğini icat eden yabancı bir medeniyet gibi.” dedi.
Ve şunları ekledi: “Bizim burada gördüğümüz model, tamamen insani tahminlerden, önyargılardan uzak kendi kendine bağımsız bir şey. En iyi optimal çözümü öğrenebilir, uygulayabilir, karar verebilir durumda. Ki bu durumda insani kararlarımızdan,  çok daha incelikli ve doğru bir tutum”
Kendi kendine oynama sürecinden 21 gün sonra;  Zero, bu sene Go oyununda dünya lideri olan Ke Jie’yi yenen ve AlphaGo (Master) olarak bilinen en güçlü AlphaGo’nun standardına geldi. Ve hatta bu AlphaGo’yu (Master) geçecek bir duruma geldi.
AlphaGo-zero’nun arkasındaki ekip ise, Zero’nun bağımsız olması durumundan başka; eski AlphaGo’ya göre tek bir sinirsel ağa sahip olduğunu -eski sürümler iki birleşme ağına sahip- ve daha gelişmiş eğitim simülasyonlarında bulunabileceğini söyledi.
Fakat Zero’nun bu karar hızlı ve müthiş bir atış yaparak bu kadar ilerlemesi – ki bu endişe verici- , Zero’nun;  bu karmaşık oyunu dışında, diğer alanlarda insanlardan daha akıllı ve daha yetenekli olduğu anlamına gelmiyor.
Sheffield Üniversitesi ‘nden  ünlü sinirbilimci Eleni Vasilaki, ünlü Guardian adlı haber sitesine : “AlphaGo , insanlar için şaşırtıcı derecede kolay ve anlaşılabilir gelen çoğu görevde başarısız oluyor. Mesela sadece yürüyüş, koşu, tekme gibi insanlar için basit olan hareketlere bakın, bir de robotlara, onlar için ne kadar karmaşık ve zorlayıcı.” dedi.
Evet bu doğru olabilir, fakat şuna sessiz kalamayız, şaşırtıcı derecede güçlü ve sentetik bir düşünce biçiminin doğuşuna şahit olduğumuz ortada.
İnsanın yapabileceği şeyi yapamayabilir, ancak yapamadığımız çoğu şeyi de kolayca yapabilir.
DeepMind’e göre; bu yetenekler, bir gün Zero’ya ve ileride kaçınılmaz olan varislerine, biyolojik mekanizmaların nasıl işlediğini, enerji tüketiminin nasıl azaltılabileceği veya yeni tür malzemelerin nasıl bir oluşumla bir araya gelebileceği gibi; çoğu hala insanlar tarafından çözülemeyen bilgiler konusunda yardımcı olabilecek.
Evet, gözüküyor ki;  parlak ve şaşırtıcı bir geleceğe hoşgeldik.
Kaynakça :

Atom dünyasını tam renkli hale getirme



Bilim insanları, atomik kuvvet mikroskopu ile taranan verileri net renkli görüntülere dönüştürerek atom dünyasını görselleştirmenin yeni bir yolunu geliştirdiler. Alkol, yarı iletken ve kimyasal bileşiklerin kısa sürede gözlemlenmesine olanak tanıyan yeni geliştirilmiş yöntem, yüzeylerin ve cihazların araştırma ve geliştirilmesinde yaygın olarak kullanılma vaadinde bulunmaktadır.
Özel moleküller ve atomlar gördüğümüz ışık dalga boylarından çok daha küçüktür. Bu tür küçük yapıları görselleştirmek, genellikle atomların konumlarının siyah-beyaz gösterimini sağlayan özel araçlar gerektirir. Atomik kuvvet mikroskopları (AFM), yüzeyleri atomik ölçek seviyesinde incelemek için kullanılan en güçlü araçlardır. Bir yüzey üzerinde hareket eden bir nano-ölçekli uç, atomların fiziksel konumları hakkında her türlü bilgiyi vermekle kalmaz, aynı zamanda kimyasal özelliklerini ve davranışlarını da verir. Ancak, AFM sinyalleri işlendiğinde bu bilgilerin çoğu kaybedilir. Profesör Hideki Kawakatsu başkanlığındaki Tokyo Üniversitesi Endüstri Enstitüsü (IIS) merkezli  çalışan araştırmacılar AFM’leri çalıştırmanın ve  yapısal ile kimyasal bilgileri net, tam renkli görüntülere ayıklamak için verileri görselleştirmenin yeni bir yolunu buldular. Bu bulgular yakın zamanda  Applied Physics Letters dergisinde  yayınlandı.
Araştırma yayınının başyazarı ve LIMMS / CNRS-IIS doktora sonrası araştırmacı olan Pierre Etienne Allain  “AFM çok yönlü bir tekniktir ve AFM ucunu frekans eğrisinin dibine bağlama yaklaşımımız yüzeyden bilgi kaybetme riski taşımadan aynı zamanda ölçümler yapmamızı sağladı” dedi.
İnsanlar sıklıkla AFM ölçümlerini, yüzey ile etkileşime girdiği zaman titreşimlerindeki değişimleri ölçerken AFM ucu sabit bir yükseklikte tutarak gerçekleştirirler.  Alternatif olarak, titreşimlerin frekansı aynı kalacak şekilde AFM’yi yukarı ve aşağı hareket ettirmek de mümkündür. Her iki yaklaşım da avantajlıdır, ancak birinin çok zaman harcayabileceği ve diğeri de bilgi kaybına neden olabileceği için dezavantajlara sahiptir.
IIS liderliğindeki araştırmacılar AFM ucu hareket ettirmek ve veriyi dönüştürmek için bir yol geliştirdiler; böylece ucu, titreşim frekansının yüzey tarafından kuvvetli bir şekilde etkilendiği bir konumda yüzeyin üstünde kalacaktı.
Bu yaklaşımın bir diğer yararı, modelin araştırmacıların renkleri sırasıyla kırmızı, mavi ve yeşil olarak atadığı üç değişken üretmesidir; böylece tam-renkli görüntüler üretebilmektedir. Ayrıca, yöntemlerini bir silikon yüzeyinde başarıyla test ettiler.
Yapılan yayının ortak yazarlarından olan ve doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Denis Damiron “Görüntünün renkleri aynı ise, sinyallerin aynı atom ve çevreden geldiğini söyleyebiliriz. Bir yüzeyden karmaşık kimyasal ve fiziksel bilgileri temsil eden bu yeni yol, atomların hareketlerini ve davranışlarını eşi benzeri olmayan detaylarla incelememize izin verebilir” dedi.

Küresel Isınma varsa kışlar neden bu kadar soğuk geçiyor?





Dünya’nın iklimi günden güne ısınırken Amerika Birleşik Devletleri’nin ardı ardına dört dondurucu kış yaşaması, küresel ısınmayla ilgili çelişkieri ortaya çıkardı.
İklim ve hava bağıntılıdır fakat aynı şeyler değildir; hava saatler, günler ve haftalar içerisinde değişip farklılıklar gösterirken; iklimin değişmesi yıllar, hatta on yıllar alır. İkinci olarak, Amerika kıtası dünya yüzeyinin yalnızca küçük bir parçası. Birleşik Devletler’in büyük bir kısmında hava sıcaklığı azalsa da, dünyanın bambaşka yerlerinde aşırı derecede yüksek sıcaklıklar mevcut.
Aslında Kuzey Yarımküre’deki iklim değişikliği ve soğuk kışlar arasında bir bağlantı olası. Bu bağlantı, Arktik bölge. Kutuplar ekvatordan daha soğuk olduklarından; hava, kuzey ve güney arasındaki sıcaklıkları dengelemek için akım sağlıyor. Kuzey yarımkürede bu akım “jet akım” olarak adlandırılıyor. Dünyanın rotasyonu sebebiyle, gezegen döndükçe akış sağa gidiyor ve kutbun bir tarafına, dalga gibi akıyor. Kuzey yarımkürede jet akım sıcak havayı güneyden alarak, üzerine aktığı kuzey bölgelerde daha ılıman bir iklim sağlıyor.
Ancak Arktik Bölge dünyanın geri kalanına göre çok daha hızlı ısınıyor. 1990’ların ortalarından beri, kuzey yarımküredeki ılıman iklimlerin sıcaklığı yaklaşık üç katı arttı. Dolayısıyla kutuplar ve ekvator arasndaki fark azalıyor. Bu durumun jet akımı etkileyeceği ve akımın kuzey yarımküredeki ılıman etkisini değiştirebileceği öngörülüyor.
Rutgers Üniversitesi’nden Jennifer Francis’e göre, 90’ların ortalarından beri kuzey yarımkürede batıdan esen rüzgarların etkileri zayıflamış görünüyor. Akım duraksadıkça, dalgalanmalar daha belirgin hale gelerek yumuşak dalgalar daha büyük döngüler halinde oluşmaya başlıyor. Döngüler içerisinde, Artktik bağlantının sağladığı sıcaklığa rağmen, Amerika’da, özellikle de kuzey Sibirya Bölgesi’nde soğuk havanın alçak basınç alanları oluşuyor ve “kutupsal girdaplar” ile havayı soğutucu diğer modeller üretiyor.
Dr. Francis’in açıklaması tartışmalı görünüyor. Ekim 2014 ‘te Nature Geoscience adlı dergide yayınlanan bir makale, Arktik denizinin geri çekilmesi ile birlikte Avrupa ve Asya’da kışların çetin geçme olasılığını ikiye katladığını belirterek Francis’in fikirlerini destekliyor.
Colorado Üniversitesi’nden Elizabeth Bames gibi diğer araştırmacılar, jet akışı ile Arktik’teki değişimler arasındaki istatistiklerin bağlantısı hakkındaki kuşkuları artırdı. Bu da bilimsel tartışmaların devam edeceği anlamına geliyor.
Kaynak: economist.com

Dünya’nın çoğu, 2050 yılına kadar %100 yenilenebilir enerjiyle çalışabilecek



Dünya ülkelerinin neredeyse dörtte üçü, 2050 yılına kadar tamamen yenilenebilir enerji kaynakları tarafından çalışabilir hale gelecek.
Emisyonsuz bir geleceği hesaplayan, iddialı yeni bir 2050 yol haritasına göre; bu olay, milyonlarca iş istihdamı yaratacak, sağlık ve iklim maliyetlerinde trilyonlar azaltacak ve gezegeni küresel ısınmadan kurtarabilecek.
Yaklaşık 30 bilim adamından oluşan bir ekip tarafından üretilen tahminlere göre, önümüzdeki 3 ile 10 yıllık bir süreçte,  139 ülkenin, %100’lük bir oranda; rüzgar, su  ve güneş enerjisinin kullanılarak, değerlendirilmesine dayanıyor.
Mevcut enerji altyapısına ilişkin geniş çaplı bir gözden geçirme, Birleşmiş Milletler’in Paris İklim Anlaşması’nın (COP21)  gerçekte öngördüğü şeyin ötesine geçerken, araştırmacılar, her şeyin daha geç olmadan yerine gelmesinin zorlayıcı nedenlere sahip olduğunu söylüyor.
Ekip: ” Bulgularımız, -yenilenebilir enerji kaynaklarının yararlarının o kadar büyük olduğu düşünüldüğünde- mümkün olduğunca hızlı bir şekilde rüzgar, su ve güneş enerjisine geçiş hızımıza ivme kazandırmamız gerektiğini gösteriyor.” Ve Kaliforniya Üniversitesi’nden araştırma mühendisi Mark Delucci de: ” Fosil yakıt sistemlerini artık erken emekli ederek, kullanmayı bırakmaya başlarsak, bu işi başarabiliriz.”  görüşünde bulunuyor.
Yenilebilir enerji kaynaklarının kullanılma çabasının tek nedeni bu alanlarda yeni işler yaratmak, iş istihdamı sağlamak değil, – ki 24 milyonun üzerinde tam zamanlı pozisyonda net bir artış beklenmekte. Aslında asıl amaç, atmosferi kirleten fosil yakıt emisyonunu daha az kullandığımız zaman, yenilebilir enerji kaynaklarına yöneldiğimizde, atmosferin daha temiz hale gelecek olmasıdır. Biz insanları daha sağlıklı bir hayat bekleyecek, insan yaşam kalitesinde artış gerçekleşecek.
Ayrıca ekip, hava kirliliğine bağlı erken ölümlerin yıllık olarak 4,6 milyon kişi sayısı kadar azalacağını belirtiyor.
Fakat daha da önemlisi, uzun vadede, COP21’in amacı; son zamanlarda küresel ısınma ile ortaya çıkan sıcaklık artışının azaltılması, kontrol altına alınması ve sanayi öncesi düzeylerin 1.5 °C üstünde tutulmasını engelleyebilecek olması.
Daha önceleri, 2015 yılında COP21 ‘de ki bir araştırma; Dünya liderlerine başlangıçta sunulan ve 50 ABD eyaletinin 2050 yılına kadar aynı tür yenilebilir enerjilerin geçişini nasıl sağlayabileceğini gösteren, yalnızca ABD’ye özgü bir yol haritası gösteriyordu.
Bu her iki çalışmaya da öncülük eden kişi Stanford Üniversitesi’nde görevli ABD’nin kar amacı gütmeyen “The Solutions Project” kurucularından biri olan Profesör Mark Z. Jacobson: “Bu çalışmalarının sonuçları hakkında en heyecan verici olanı, incelediğim her ülkenin kendisine yetecek ve güçlendirecek kadar yeterli kaynağa sahip olması. ” diyor. Ve “Her ne kadar çok yüksek popülasyona sahip, birçok küçük ülke olmasına rağmen, bu, ya komşusundan enerji almayı ya da olağandışı yüksek miktarda deniz enerjisi kullanmayı gerektirebilir.” diyerek, ekliyor.
Bunun nedeni ise; daha büyük kırsal alana sahip, daha büyük ülkeler; güneş, rüzgar, ve hidroelektrik tesisleri için uygun alan bulma konusunda daha fazla esnekliğe ve yüksek avantaja sahipler.
139 ülke üzerinde yapılan yol haritası planı büyük bir başarı ve girişim olsa da, ekip orada durmayı düşünmüyor. Ve ekip üyelerinden Jacobson: ” Bireysel şehirler için yüzde yüz temiz, yenilenebilir enerjiye gitmek için yeni yol haritaları geliştiriyoruz.” diyor.
Aslında şuan binlerce dünya kenti, karbon emisyon kullanım oranlarının azaltılması için, kendi başlarına çaba gösterseler de, – inanılmaz bir iş yapıyor olsalar da- daha lokal ve daha ayrıntılı yol haritaları, tüm dünyayı kapsayacak şekildeki çalışmalar, dünyaya daha fazla ve daha hızlı yardımcı olacak.
Son zamanlarda yenilebilir enerji alımı ve kullanımı çok fazla olmaya başladı, fakat şuan da gözüküyor ki bulunduğumuz yerden hedeflediğimiz yere %100 ulaşmak için çok uzun bir yolumuz var. Ama şunu da belirtmek lazım ki, bir yol haritamız var, ve biz insanlar hangi yönde yol alacağımızı artık biliyoruz.

Dünya’nın enerji sistemlerini kökten değiştirmek için 363 yıla daha ihtiyaç var!




Bizler yenilenebilir enerjide bazı harika atılımlar görüyoruz, ancak sorunumuz, yavaş yavaş kullanımdan kaldırılacak çok miktarda yenilenemez enerji olması – son hesaplamalara göre biz bunu ihtiyacımız ölçüsünde hızlı bir şekilde değiştiremeyeceğiz.
Araştırmalara göre yıkıcı iklim değişikliğini engellemek amacıyla 2050 yılına kadar tam bir enerji bakımı ve gözden geçirmesi yapmalıyız, ancak şu andaki hızımıza göre bu işlem 30 değil 363 yıl sürecek.
Şu an itibariyle artık çok geç gibi gözüküyor, çünkü sıcaklıklar artıyor ve buzlar eriyor. Bunlar MIT Technology Review’den James Temple’ye konuşan, Washington DC’deki Carnegie Bilim Enstitüsü’nden Ken Caldeira’ya ait sözler. Calderia ve arkadaşları 2003 yılında ilk değerlendirmelerini yayınladı, ancak geçen 15 yılda hiç iyi bir noktaya gitmedik. Günde 1100 megawatt temiz enerji eklemenin yanı sıra, sadece 151 megawatt ortalama yapmış olduk. Bunun açıklaması, her gün yenilenebilir enerji ile güç sağlayan 125 bin evin katılması anlamına geliyor. Bu çok kötü değil, ancak çok daha fazlasına ihtiyacımız var.
Massachusetts’teki Harvard Üniversitesi’nden Daniel Schrag, MIT Technology Review‘e “Bu, şu anda durduğumuz yerden bir kuantum sıçraması anlamına geliyor” dedi.
İklim değişikliği sorununa tepkimizin ağır olmasının sebepleri çok ve çeşitli. Bütün bir gezegenin enerji ağını değiştirmek pahalı ve zaman alan bir süreç, bunun politika ve teknik açıdan zorluğundan bahsetmiyoruz bile.
Yarın fosil yakıtlardan enerji üretimini durdurmak çevresel bir bakış açısından mükemmel olurdu – ancak çok sayıda insan işsiz kalacak, çok sayıda şirket batacak ve rüzgâr esmediği ya da Güneş parlamadığı zaman çok sayıda alan enerjisiz kalacak. Başka bir deyişle, daha iyi enerji çözümlerine kaymak sorunlar yaratıyor.
Konunun bir kısmı, küresel ısınmanın çoğu etkisinin ertelenmiş olacağıdır: an itibariyle yükselen deniz seviyeleri, yaşanamayacak bölgeler ve kitlesel göçler yaşadık, gerekli değişiklikleri yapmak için çok geç kalmış durumdayız.
Schrag şöyle soruyor: “20 kat hızlandırmak mümkün mü? Evet, ancak insanların çelik, cam ve çimento cinsinden bunun ne olduğunu anladıklarını sanmıyorum.”
Ortalama olarak, insanlar ev faturalarına fazladan 5 dolar ödemeye tereddüt ediyor, son araştırmalara göre küresel ısınmayı tamamen çözmek için bile bu durum değişmiyor. Bu araştırmalar 15 yıl önce yürütüldüğü zaman, bu ekstra ödeme 10 dolar idi.
Biraz umut var: ısı üretiminin elektriğe çevrilmesi konusundaki son durumumuz (küresel enerji üretiminin yarısından fazlasına karşılık geliyor) Caldeira’ya göre hedeflerimize hiç olmazsa biraz daha yaklaşacağımıza yardım edecek gibi gözüküyor.
Bu sırada, dünyadaki hükümetler sorunun ciddiyeti konusunda uyanmış durumda. Fosil yakıtlar ve karbon dioksit üretimi üzerine oluşturulan yönetmelikler ve vergiler, ihtiyaç duyulan temiz enerjiye yapılmış yatırıma giden tek yol gibi gözüküyor.
Ayrıca gezegenin nasıl değiştiğini ve insan aktivitelerinin sıcaklık dengesi ve iklimi nasıl değiştirdiğini her an daha iyi anlıyoruz. Şu ana kadarki gayretlerimiz boşa çıkmış olsa bile, vazgeçmek bir seçenek değil.
2050’ye kadarki gerekli enerji hedeflerine erişme fırsatı kaçmış olabilir, ancak doğru yoldaki her bir adımımız – hükümet reformlarını süpürmek veya kişisel olarak küçük bir miktar bağışlamak – en kötü senaryolardan uzaklaşmak için bize yardımcı olacak.
Harvard’daki Daniel Schrag’ın mesajı da şu yönde: Görünüm sevimsiz olabilir, ancak bu gayretlerimizi iki katına çıkarmak için gerekli olan sebebi ortaya çıkarıyor, denemekten vazgeçmek için bir özür olamaz. “2050’yi kaçırırsanız, hâlâ 2060 2070 ve 2080 var” diyor.

Sürücüsüz araçlar geliyor, peki hazır mıyız?



Dünya’yı otomobiller kadar etkileyen çok az icat bulunur, otomobillerin icadından bu yana yaklaşık 250 sene geçti, peki sokaklarımızda yollarımızda kendimizin sürdüğü araçların yerini nasıl olur da sürücüsüz araçlar almaya başlar, nasıl mümkün olabilir sürücüsüz yollar?
Popular Mechanics Dergisi’nin “uçan arabaların”  sözünü vermesinin üzerinden neredeyse 60 sene geçti fakat belli ki biz insanlar belli bir süre daha uçan arabalara sahip olamayacağız. Toprağa bağlı kalacağız gibi gözüküyor. Peki sürücüsüz araçlar? Onların vaadini vermek zor mu? Hayır zor değil, hatta sürücüsüz araçlar çoktan ortaya çıkmış bulunmakta. Yolculuk esnasında biz aracın içinde kitap okuyup, film izlerken, uyurken, aracın kendi kendini sürdüğünü bir düşünün, işte bunlar artık hayal değil.
Başlangıç olarak sürücüsüz araçlar otobanlarda, işlek yollarda kendini göstermedi fakat kamuya açık yerlerde sürücüsüz araçların test edilmeye başlandığını biliyoruz, Araçlar trafiğe çıkmadan önce yüzlerce teste tabi tutuluyor  ve özellikle araca ne kadar çok sensor yerleştirilirse, güvenliğin de o kadar çok artacağına dair bir inanç mevcut. Dolayısıyla üreticilerin testleri sürerken, geliştirme aşamaları da aynı hızla devam ediyor. Bu testlerle birlikte, insanların sürücüsüz araç çalışmalarını öğrenmeye başlamasıyla insanların kafalarında birçok soru işaretleri ve merak ettikleri konular ortaya çıkmaya başladı tabi ki, insanlar test sürüşlerinin kamuya açık alanlarda gerçekleştirilmesinin ne kadar güvenli olabileceğini, trafiğe sürücüsüz araçlarla nasıl çıkılacağını, bu araçların ne kadar yollara uygun olduğunu merak ediyor. Bu tartışmalar ve sorunlardan ötürü Güney Kore çoktan bir çözüm projesini ortaya koydu ve 360 bin metrekarelik eşi benzeri olmayan devasa bir alanda test sürüş parkuru oluşturma çalışmalarına başladı. Bunun dışında Amerika, Almanya ve Avustralya’da da sürücüsüz otomobiller için önemli çalışmalar yapılıyor. Hatta geçtiğimiz günlerde Almanya’nın sürücüsüz otomobiller için bir otobanı kullanıma açacağı haberi ortaya çıktı, İngiltere’de de benzer bir çalışma gündemdeyken 1.249.030.000 nüfusuyla Dünya’nın en kalabalık ikinci ülkesi olan Hindistan’ın ise Ulaştırma Bakanı  Nitin Gadkari, mevcut koşullar doğrultusunda Hindistan’da sürücüsüz otomobillerin trafiğe çıkmasına kesinlikle izin vermeyeceklerini söyledi.  Kararın nedenleri arasında güvenlik endişelerinin ve taksicilerin istihdamına yönelik kaygıların yer aldığı iddia edildi. Sürücüsüz araçların güvenliği ve getireceği düşünülen olumsuz durumların tartışması da böylelikle yine gündemi meşgul etmeye başladı.
Durum şu ki; aslında, sürücüsüz araçların bazı belirsizlikleri ne yazık ki hala devam ediyor. Yağmur, kar gibi zorlayıcı hava şartlarında ne kadar iyi çalışabileceği, binlerce kilometrelik yolların değişen şartlarına nasıl uyum sağlayabileceği, yolda karşılaşılan diğer araçların ani hareketlerine nasıl tepki gösterebileceği  gibi sorunlar  henüz cevaplanmış durumda değil. Ve insanlar sürücüsüz araç üzerinde ne kadar çok test yapılırsa yapılsın güvenlik konusunda hala şüphe içerisinde, fakat araştırmacılara göre de trafik kazalarının büyük bir kısmı insan hatalarından kaynaklanmakta ve eğer trafikten insan sürücüler kaldırılırsa, kazaların büyük oranda önüne geçilebileceği, kazanın olma olasılığını azaltılabileceğinde ortak bir fikre sahipler.
Diğer sorunlardan biri de, sürücülerde araba sahibi olma eğilimlerinin değişip değişmeyeceğini bilmiyoruz. İnsanlar kendi kişisel sürüş otomobillerini isteyebilirler, biliyoruz ki araç sürmek bazı insanlar tarafından bir çeşit hobi ve eğlence. Herkes aracının otomatik olmasını istemeyebilir.Bizzat kendi sürmek isteyebilir. Bu konuyla ilgili TTI’nin (Teksas Taşıma&Ulaşım Enstitüsü) Teksas kentindeki sakinler üzerinde yaptığı “sürücüsüz araçlarda seyahat etme isteği” çalışmasında, katılımcıların %50-50 fikir  ayrılığı yaşadığı sonucuna varıldı. Şunu söylemekte fayda var ki, sürücüsüz araçların eğitimi ve güvenliğinin bilgisi verildiği zaman sürücüsüz araçla seyahat etme isteğinin oranının artacağı belli. Sürücülerinde bilmesi gereken bir şey var ki, o da sürücüsüz araç eğitiminin alınması gerektiği,sürücüsüz aracın kullanım prosedürleri, yollarda acil durumlarda nasıl davranılacağı, arabanın bakımı, sürücüsüz araçta insanların rolleri gibi konular üzerinde detaylı bilgi sahibi olması gerekiyor sürücülerin.
Peki ya sorumluluk? Şoförü olmayan bir araba kaza yapar ise kim suçlu olacak, araba mı? Polis arabayı durdurduğu zaman kimi suçlayacak? Yolculuk esnasında, kişi her zaman uyanık ve her saniye aracı gözlem halinde mi olmalı, aracın hata yapma riskine karşı tetikte mi beklemeli insan? Bunlar da daha yanıt bulabilmiş değil.
İş istihdamı nasıl olacak, o da başka bir soru. Hindistan, Çin, Amerika gibi kalabalık nüfuslu ülkelerin bu teknolojiyi yaygınlaştırması üzerine işsiz sayısı milyonlarca artacak. Taksi şoförlerinin, özel araç şoförlerinin işsiz kalacağı çok açık ortada gözüküyor. Peki bu sorun nasıl çözülecek?
Bu sorular sadece bir başlangıç, her yeni teknolojiyle ortaya birçok sorunun ve öngörülemeyen konuların ortaya çıkacağı kesin. Belirsizlikler elbet olacaktır. Kesin olan, insanoğlu olarak; o büyük otoyolları inşa etmeye başladığımızdan beri, ulaştırma tarihinin en önemli zamanlarını yaşıyoruz.Belki arabalarımız uçmayacak ama eskisinden çok daha yetenekli olacaklar. Evet, henüz hazır değiller -biz de hazır değiliz-  fakat uzun sürmeyecek. Sürücü koltuğunda kim olursa olsun, otomotiv sektöründe teknolojik gelişimler asla duracağa benzemiyor.

Kaynakça:
  1. https://theconversation.com/self-driving-cars-are-coming-but-are-we-ready-81538
  2. http://www.popularmechanics.com/cars/technology/news/a27502/ready-self-driving-cars/
  3. https://www.dezeen.com/2017/07/26/india-ban-self-driving-cars-protect-jobs-technology-transport/
  4. https://www.digitaltrends.com/cars/road-rave-the-best-cities-for-self-driving-cars/
  5. https://www.washingtonpost.com/news/innovations/wp/2017/07/31/why-indias-ban-on-self-driving-cars-is-misguided/
  6. https://www.theverge.com/2017/5/9/15596366/south-korea-self-driving-car-test-site-worlds-biggest
Merhaba, Tüm içerikler
http://www.bilim.org/ Sitesinden Alınmıştır. Bu Tema'yı indirmek için
İNDİR Butonuna Basınız.

Spam Değildir.