Reklam Alanı
4K Videolar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4K Videolar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çin’in Shenzhen şehrinde 16.359 otobüs elektrikli hale getirildi



Çin, dünyada hava kirliliği ile en fazla başı dertte olan ülke. Ancak Çin hükümeti konuyu ciddiye alıyor ve yaptığı düzenleme ve müdahalelerle kirlilik seviyesini ciddi olarak aşağı çekmeye çalışıyor. Bunun son örneği de ülkedeki on binlerce fabrikanın, beklenenden fazla kirlilik yaratması sebebiyle geçici olarak kapatılması oldu.
Güvenlik müfettişleri, geçen yılki emisyon değerlerini aşarak kirliliğe sebep olan 80 binin üzerindeki fabrikayı geçici olarak kapattı bu, ülkede toplam fabrika sayısının aşağı yukarı %40’ına denk geliyor.
Bu hafta yapılan Çin Komünist Parti kongresinde metreküp başına düşen tehlikeli madde parçaçığı oranının 2035’e kadar 47 mikrogramdan 35 mikrograma düşürülmesi planı duyurdu.
Çin Çrevre Koruma Bakanı Li Ganjie “Bu, ulaşılması oldukça zor bir hedef ve büyük bir gayret göstererek bunu başarmamız gerekiyor” diyerek konuya olan yaklaşımlarını özetledi.
Çin’in hava kirliliği ile olan ciddi mücadelesinin başlangıcı 2013 tarihine dayanıyor. O tarihte Çin, 2017 sonuna kadar ülke havasını temizlemek ve ağır kirliliğe sebep olan endüstrilerdeki emisyon oranını %30’a kadar azaltmak amacıyla 10 maddelik bir önlem yayınlamıştı. Bu hedefe ulaşmak için Çin, son iki yılda enerji tesisleri ve fabrikaların emisyon yasalarını ihlal etmemesi için denetimlerini artırdı.
Çin’in daha temiz bir gökyüzüne kavuşması, güçlü ekonomik büyümesine zarar verebilir. Her ne kadar Çin hükümeti bunun aksini iddia ediyor olsa da. Ancak Çin’in havasının temizlenmesi aynı zamanda daha temiz su ve daha geniş bir ekolojik fayda olarak geri dönecek.
Çin’in, dünyanın lider ekonomik güçlerinden birisi olmasına ve bunu da muazzam üretim kapasitesine borçlu olmasına rağmen hava kirliliğine karşı bu şekilde mücadele etmelerinin altında vizyon, Çin Komünist Partisi yardımcı direktörü Yang Weimin’in New York Times’a yaptığı şu açıklama ile sanırım gayet iyi anlaşılabilir: “Halkımız geceleri yıldızları görebilecek ve kuş cıvıltılarını duyabilecek”.
Kaynaklar:

Çin, fabrikalarının %40’ını kirlilik sebebiyle geçici olarak kapattı



Çin, dünyada hava kirliliği ile en fazla başı dertte olan ülke. Ancak Çin hükümeti konuyu ciddiye alıyor ve yaptığı düzenleme ve müdahalelerle kirlilik seviyesini ciddi olarak aşağı çekmeye çalışıyor. Bunun son örneği de ülkedeki on binlerce fabrikanın, beklenenden fazla kirlilik yaratması sebebiyle geçici olarak kapatılması oldu.
Güvenlik müfettişleri, geçen yılki emisyon değerlerini aşarak kirliliğe sebep olan 80 binin üzerindeki fabrikayı geçici olarak kapattı bu, ülkede toplam fabrika sayısının aşağı yukarı %40’ına denk geliyor.
Bu hafta yapılan Çin Komünist Parti kongresinde metreküp başına düşen tehlikeli madde parçaçığı oranının 2035’e kadar 47 mikrogramdan 35 mikrograma düşürülmesi planı duyurdu.
Çin Çrevre Koruma Bakanı Li Ganjie “Bu, ulaşılması oldukça zor bir hedef ve büyük bir gayret göstererek bunu başarmamız gerekiyor” diyerek konuya olan yaklaşımlarını özetledi.
Çin’in hava kirliliği ile olan ciddi mücadelesinin başlangıcı 2013 tarihine dayanıyor. O tarihte Çin, 2017 sonuna kadar ülke havasını temizlemek ve ağır kirliliğe sebep olan endüstrilerdeki emisyon oranını %30’a kadar azaltmak amacıyla 10 maddelik bir önlem yayınlamıştı. Bu hedefe ulaşmak için Çin, son iki yılda enerji tesisleri ve fabrikaların emisyon yasalarını ihlal etmemesi için denetimlerini artırdı.
Çin’in daha temiz bir gökyüzüne kavuşması, güçlü ekonomik büyümesine zarar verebilir. Her ne kadar Çin hükümeti bunun aksini iddia ediyor olsa da. Ancak Çin’in havasının temizlenmesi aynı zamanda daha temiz su ve daha geniş bir ekolojik fayda olarak geri dönecek.
Çin’in, dünyanın lider ekonomik güçlerinden birisi olmasına ve bunu da muazzam üretim kapasitesine borçlu olmasına rağmen hava kirliliğine karşı bu şekilde mücadele etmelerinin altında vizyon, Çin Komünist Partisi yardımcı direktörü Yang Weimin’in New York Times’a yaptığı şu açıklama ile sanırım gayet iyi anlaşılabilir: “Halkımız geceleri yıldızları görebilecek ve kuş cıvıltılarını duyabilecek”.
Kaynaklar:

Küresel Isınma varsa kışlar neden bu kadar soğuk geçiyor?





Dünya’nın iklimi günden güne ısınırken Amerika Birleşik Devletleri’nin ardı ardına dört dondurucu kış yaşaması, küresel ısınmayla ilgili çelişkieri ortaya çıkardı.
İklim ve hava bağıntılıdır fakat aynı şeyler değildir; hava saatler, günler ve haftalar içerisinde değişip farklılıklar gösterirken; iklimin değişmesi yıllar, hatta on yıllar alır. İkinci olarak, Amerika kıtası dünya yüzeyinin yalnızca küçük bir parçası. Birleşik Devletler’in büyük bir kısmında hava sıcaklığı azalsa da, dünyanın bambaşka yerlerinde aşırı derecede yüksek sıcaklıklar mevcut.
Aslında Kuzey Yarımküre’deki iklim değişikliği ve soğuk kışlar arasında bir bağlantı olası. Bu bağlantı, Arktik bölge. Kutuplar ekvatordan daha soğuk olduklarından; hava, kuzey ve güney arasındaki sıcaklıkları dengelemek için akım sağlıyor. Kuzey yarımkürede bu akım “jet akım” olarak adlandırılıyor. Dünyanın rotasyonu sebebiyle, gezegen döndükçe akış sağa gidiyor ve kutbun bir tarafına, dalga gibi akıyor. Kuzey yarımkürede jet akım sıcak havayı güneyden alarak, üzerine aktığı kuzey bölgelerde daha ılıman bir iklim sağlıyor.
Ancak Arktik Bölge dünyanın geri kalanına göre çok daha hızlı ısınıyor. 1990’ların ortalarından beri, kuzey yarımküredeki ılıman iklimlerin sıcaklığı yaklaşık üç katı arttı. Dolayısıyla kutuplar ve ekvator arasndaki fark azalıyor. Bu durumun jet akımı etkileyeceği ve akımın kuzey yarımküredeki ılıman etkisini değiştirebileceği öngörülüyor.
Rutgers Üniversitesi’nden Jennifer Francis’e göre, 90’ların ortalarından beri kuzey yarımkürede batıdan esen rüzgarların etkileri zayıflamış görünüyor. Akım duraksadıkça, dalgalanmalar daha belirgin hale gelerek yumuşak dalgalar daha büyük döngüler halinde oluşmaya başlıyor. Döngüler içerisinde, Artktik bağlantının sağladığı sıcaklığa rağmen, Amerika’da, özellikle de kuzey Sibirya Bölgesi’nde soğuk havanın alçak basınç alanları oluşuyor ve “kutupsal girdaplar” ile havayı soğutucu diğer modeller üretiyor.
Dr. Francis’in açıklaması tartışmalı görünüyor. Ekim 2014 ‘te Nature Geoscience adlı dergide yayınlanan bir makale, Arktik denizinin geri çekilmesi ile birlikte Avrupa ve Asya’da kışların çetin geçme olasılığını ikiye katladığını belirterek Francis’in fikirlerini destekliyor.
Colorado Üniversitesi’nden Elizabeth Bames gibi diğer araştırmacılar, jet akışı ile Arktik’teki değişimler arasındaki istatistiklerin bağlantısı hakkındaki kuşkuları artırdı. Bu da bilimsel tartışmaların devam edeceği anlamına geliyor.
Kaynak: economist.com

Küresel sıcaklık 2017’de zirveye ulaştı




NASA’nın Uzay Araştırmaları Merkezi’nden Goddard Enstitüsü (GISS) ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA), küresel sıcaklık artış eğiliminin geçtiğimiz 2017 senesinde de sürdüğünü doğruladı.  Her iki organizasyon da rekor düzeyde 2017 senesinin, sırasıyla ikinci ve üçüncü en sıcak yıl olduğunu belirtti.  Organizasyonların ölçümlerine göre, sıralamalar farklılık gösterse de, mesaj açıkça belirgin: Dünya hızla ısınmaya devam ediyor.
Nitekim, her iki gruba göre şimdiye kadar kaydedilen en sıcak beş yıl, 2010’den bu yana 2017’de, El Niño olarak bilinin Güney salınımları olmaksızın yüksek sıcaklık değerlerine ulaştı.  Tipik olarak, El Niño atmosfer-okyanus olayı. İklimi küresel ölçekte etkileyen en önemli doğal süreçlerden biri. Pasifik okyanusuna yakın alize rüzgarları doğudan batıya sıcak okyanus sularını dünyanın diğer bölgelerine taşır. El Niño bu rüzgarları zayıflatarak, soğuk okyanus sularının taşınmadan ısınmasına ve küresel ortalama sıcaklıklarında kısa süreli bir artışa neden olmasını sağlar. Ters osilasyon, La Niña olarak adlandırılır ve daha soğuk sıcaklıklara neden olur.
El Niño, 2015 ve 2016 yılının bir bölümünde kendini gösteriyorken, 2017’de yalnız La Niña  gerçekleşti ve 2017 sıcaklık artış hızını etkileyemedi. NASA’nın açıkladığı gibi, El Niño ve La Niña’nın yokluğu, 2017 yılının en sıcak yıl rekorunu kırmasını tetikledi.
GISS Direktörü Gavin Schmidt NASA basınında yaptığı açıklamada: “Dünyanın herhangi bir yeri ortalama sıcaklıklardan daha soğuk olmasına rağmen, gezegen üzerindeki sıcaklıkların tamamı ,son 40 yılda gördüğümüz hızlı ısınma trendini sürdürüyor.” dedi.
Son Dönemin Etkileri
New York Times’a konuşan Berkeley Earth’ün (Dünya yüzey sıcaklık kayıtlarını yeniden analiz etmek için bir grup bilimadamı ekibi) araştırmacısı olan,  NASA ve NOAA ile aynı sonuca varan Zeke Hausfather (enerji sistemi analisti), 2018’in 2017 yılının izinde yer alacağını söyledi. 2017 senesinde neler yaşandığını göz önünde bulundurarak, muhtemelen bizi, daha fazla fırtına ve yoğun yağış beklediğini belirtti.
Yalnızca ABD’de olmak üzere, 2017 senesinde, küresel ısınma ve iklim değişikliğinden dolayı  16 ağır hava ve iklim koşulları olayı yaşandı. 2018’in, 2017 senesine benzer olmasını bekleyen tek kişi Hausfather değil. Dünya liderleri, aşırı değişken hava şartlarının bu yıl insanlığın başına gelebilecek en büyük tehditlerden biri olduğunun farkında ve bu durumdan dolayı, aşırı hava koşullarının ülkelerini nasıl etkileyebileceği konusunda önceden tahminlerde bulunulması konusunda çalışmalar yapıyorlar.
Kötü hava koşullarının ötesinde, rekor sıcak yazlık yerlerin 2030’dan sonra gelmesi bekleniyor ve 2040 senesine kadar atmosfere salınan gaz emisyonu yüzünden yüz milyonlarca insan ciddi zararlar görecek.
İnsanlar, 2018’in; 2017’den benzer veya daha kötü felaket getirdiğini öngörürse, iklim etkilerinden kaynaklanacak zararlara karşı hazırlıklı olmamız gerekiyor. Hiç kimse, -Tesla gibi şirketler yardıma hazır olsa bile-, Porto Riko’da gerçekleşen Maria Kasırga’sının getirdiği sonuçların konumunda olmak istemez, evet iklim değişikliklerine önlem almak, hazırlanmak çok fazla para ve zaman gerektirse de bu sürecin farkında olmak da önemli bir ilk adım olacaktır.
Kaynakça:

Dünya’nın çoğu, 2050 yılına kadar %100 yenilenebilir enerjiyle çalışabilecek



Dünya ülkelerinin neredeyse dörtte üçü, 2050 yılına kadar tamamen yenilenebilir enerji kaynakları tarafından çalışabilir hale gelecek.
Emisyonsuz bir geleceği hesaplayan, iddialı yeni bir 2050 yol haritasına göre; bu olay, milyonlarca iş istihdamı yaratacak, sağlık ve iklim maliyetlerinde trilyonlar azaltacak ve gezegeni küresel ısınmadan kurtarabilecek.
Yaklaşık 30 bilim adamından oluşan bir ekip tarafından üretilen tahminlere göre, önümüzdeki 3 ile 10 yıllık bir süreçte,  139 ülkenin, %100’lük bir oranda; rüzgar, su  ve güneş enerjisinin kullanılarak, değerlendirilmesine dayanıyor.
Mevcut enerji altyapısına ilişkin geniş çaplı bir gözden geçirme, Birleşmiş Milletler’in Paris İklim Anlaşması’nın (COP21)  gerçekte öngördüğü şeyin ötesine geçerken, araştırmacılar, her şeyin daha geç olmadan yerine gelmesinin zorlayıcı nedenlere sahip olduğunu söylüyor.
Ekip: ” Bulgularımız, -yenilenebilir enerji kaynaklarının yararlarının o kadar büyük olduğu düşünüldüğünde- mümkün olduğunca hızlı bir şekilde rüzgar, su ve güneş enerjisine geçiş hızımıza ivme kazandırmamız gerektiğini gösteriyor.” Ve Kaliforniya Üniversitesi’nden araştırma mühendisi Mark Delucci de: ” Fosil yakıt sistemlerini artık erken emekli ederek, kullanmayı bırakmaya başlarsak, bu işi başarabiliriz.”  görüşünde bulunuyor.
Yenilebilir enerji kaynaklarının kullanılma çabasının tek nedeni bu alanlarda yeni işler yaratmak, iş istihdamı sağlamak değil, – ki 24 milyonun üzerinde tam zamanlı pozisyonda net bir artış beklenmekte. Aslında asıl amaç, atmosferi kirleten fosil yakıt emisyonunu daha az kullandığımız zaman, yenilebilir enerji kaynaklarına yöneldiğimizde, atmosferin daha temiz hale gelecek olmasıdır. Biz insanları daha sağlıklı bir hayat bekleyecek, insan yaşam kalitesinde artış gerçekleşecek.
Ayrıca ekip, hava kirliliğine bağlı erken ölümlerin yıllık olarak 4,6 milyon kişi sayısı kadar azalacağını belirtiyor.
Fakat daha da önemlisi, uzun vadede, COP21’in amacı; son zamanlarda küresel ısınma ile ortaya çıkan sıcaklık artışının azaltılması, kontrol altına alınması ve sanayi öncesi düzeylerin 1.5 °C üstünde tutulmasını engelleyebilecek olması.
Daha önceleri, 2015 yılında COP21 ‘de ki bir araştırma; Dünya liderlerine başlangıçta sunulan ve 50 ABD eyaletinin 2050 yılına kadar aynı tür yenilebilir enerjilerin geçişini nasıl sağlayabileceğini gösteren, yalnızca ABD’ye özgü bir yol haritası gösteriyordu.
Bu her iki çalışmaya da öncülük eden kişi Stanford Üniversitesi’nde görevli ABD’nin kar amacı gütmeyen “The Solutions Project” kurucularından biri olan Profesör Mark Z. Jacobson: “Bu çalışmalarının sonuçları hakkında en heyecan verici olanı, incelediğim her ülkenin kendisine yetecek ve güçlendirecek kadar yeterli kaynağa sahip olması. ” diyor. Ve “Her ne kadar çok yüksek popülasyona sahip, birçok küçük ülke olmasına rağmen, bu, ya komşusundan enerji almayı ya da olağandışı yüksek miktarda deniz enerjisi kullanmayı gerektirebilir.” diyerek, ekliyor.
Bunun nedeni ise; daha büyük kırsal alana sahip, daha büyük ülkeler; güneş, rüzgar, ve hidroelektrik tesisleri için uygun alan bulma konusunda daha fazla esnekliğe ve yüksek avantaja sahipler.
139 ülke üzerinde yapılan yol haritası planı büyük bir başarı ve girişim olsa da, ekip orada durmayı düşünmüyor. Ve ekip üyelerinden Jacobson: ” Bireysel şehirler için yüzde yüz temiz, yenilenebilir enerjiye gitmek için yeni yol haritaları geliştiriyoruz.” diyor.
Aslında şuan binlerce dünya kenti, karbon emisyon kullanım oranlarının azaltılması için, kendi başlarına çaba gösterseler de, – inanılmaz bir iş yapıyor olsalar da- daha lokal ve daha ayrıntılı yol haritaları, tüm dünyayı kapsayacak şekildeki çalışmalar, dünyaya daha fazla ve daha hızlı yardımcı olacak.
Son zamanlarda yenilebilir enerji alımı ve kullanımı çok fazla olmaya başladı, fakat şuan da gözüküyor ki bulunduğumuz yerden hedeflediğimiz yere %100 ulaşmak için çok uzun bir yolumuz var. Ama şunu da belirtmek lazım ki, bir yol haritamız var, ve biz insanlar hangi yönde yol alacağımızı artık biliyoruz.

Sürücüsüz araçlar geliyor, peki hazır mıyız?



Dünya’yı otomobiller kadar etkileyen çok az icat bulunur, otomobillerin icadından bu yana yaklaşık 250 sene geçti, peki sokaklarımızda yollarımızda kendimizin sürdüğü araçların yerini nasıl olur da sürücüsüz araçlar almaya başlar, nasıl mümkün olabilir sürücüsüz yollar?
Popular Mechanics Dergisi’nin “uçan arabaların”  sözünü vermesinin üzerinden neredeyse 60 sene geçti fakat belli ki biz insanlar belli bir süre daha uçan arabalara sahip olamayacağız. Toprağa bağlı kalacağız gibi gözüküyor. Peki sürücüsüz araçlar? Onların vaadini vermek zor mu? Hayır zor değil, hatta sürücüsüz araçlar çoktan ortaya çıkmış bulunmakta. Yolculuk esnasında biz aracın içinde kitap okuyup, film izlerken, uyurken, aracın kendi kendini sürdüğünü bir düşünün, işte bunlar artık hayal değil.
Başlangıç olarak sürücüsüz araçlar otobanlarda, işlek yollarda kendini göstermedi fakat kamuya açık yerlerde sürücüsüz araçların test edilmeye başlandığını biliyoruz, Araçlar trafiğe çıkmadan önce yüzlerce teste tabi tutuluyor  ve özellikle araca ne kadar çok sensor yerleştirilirse, güvenliğin de o kadar çok artacağına dair bir inanç mevcut. Dolayısıyla üreticilerin testleri sürerken, geliştirme aşamaları da aynı hızla devam ediyor. Bu testlerle birlikte, insanların sürücüsüz araç çalışmalarını öğrenmeye başlamasıyla insanların kafalarında birçok soru işaretleri ve merak ettikleri konular ortaya çıkmaya başladı tabi ki, insanlar test sürüşlerinin kamuya açık alanlarda gerçekleştirilmesinin ne kadar güvenli olabileceğini, trafiğe sürücüsüz araçlarla nasıl çıkılacağını, bu araçların ne kadar yollara uygun olduğunu merak ediyor. Bu tartışmalar ve sorunlardan ötürü Güney Kore çoktan bir çözüm projesini ortaya koydu ve 360 bin metrekarelik eşi benzeri olmayan devasa bir alanda test sürüş parkuru oluşturma çalışmalarına başladı. Bunun dışında Amerika, Almanya ve Avustralya’da da sürücüsüz otomobiller için önemli çalışmalar yapılıyor. Hatta geçtiğimiz günlerde Almanya’nın sürücüsüz otomobiller için bir otobanı kullanıma açacağı haberi ortaya çıktı, İngiltere’de de benzer bir çalışma gündemdeyken 1.249.030.000 nüfusuyla Dünya’nın en kalabalık ikinci ülkesi olan Hindistan’ın ise Ulaştırma Bakanı  Nitin Gadkari, mevcut koşullar doğrultusunda Hindistan’da sürücüsüz otomobillerin trafiğe çıkmasına kesinlikle izin vermeyeceklerini söyledi.  Kararın nedenleri arasında güvenlik endişelerinin ve taksicilerin istihdamına yönelik kaygıların yer aldığı iddia edildi. Sürücüsüz araçların güvenliği ve getireceği düşünülen olumsuz durumların tartışması da böylelikle yine gündemi meşgul etmeye başladı.
Durum şu ki; aslında, sürücüsüz araçların bazı belirsizlikleri ne yazık ki hala devam ediyor. Yağmur, kar gibi zorlayıcı hava şartlarında ne kadar iyi çalışabileceği, binlerce kilometrelik yolların değişen şartlarına nasıl uyum sağlayabileceği, yolda karşılaşılan diğer araçların ani hareketlerine nasıl tepki gösterebileceği  gibi sorunlar  henüz cevaplanmış durumda değil. Ve insanlar sürücüsüz araç üzerinde ne kadar çok test yapılırsa yapılsın güvenlik konusunda hala şüphe içerisinde, fakat araştırmacılara göre de trafik kazalarının büyük bir kısmı insan hatalarından kaynaklanmakta ve eğer trafikten insan sürücüler kaldırılırsa, kazaların büyük oranda önüne geçilebileceği, kazanın olma olasılığını azaltılabileceğinde ortak bir fikre sahipler.
Diğer sorunlardan biri de, sürücülerde araba sahibi olma eğilimlerinin değişip değişmeyeceğini bilmiyoruz. İnsanlar kendi kişisel sürüş otomobillerini isteyebilirler, biliyoruz ki araç sürmek bazı insanlar tarafından bir çeşit hobi ve eğlence. Herkes aracının otomatik olmasını istemeyebilir.Bizzat kendi sürmek isteyebilir. Bu konuyla ilgili TTI’nin (Teksas Taşıma&Ulaşım Enstitüsü) Teksas kentindeki sakinler üzerinde yaptığı “sürücüsüz araçlarda seyahat etme isteği” çalışmasında, katılımcıların %50-50 fikir  ayrılığı yaşadığı sonucuna varıldı. Şunu söylemekte fayda var ki, sürücüsüz araçların eğitimi ve güvenliğinin bilgisi verildiği zaman sürücüsüz araçla seyahat etme isteğinin oranının artacağı belli. Sürücülerinde bilmesi gereken bir şey var ki, o da sürücüsüz araç eğitiminin alınması gerektiği,sürücüsüz aracın kullanım prosedürleri, yollarda acil durumlarda nasıl davranılacağı, arabanın bakımı, sürücüsüz araçta insanların rolleri gibi konular üzerinde detaylı bilgi sahibi olması gerekiyor sürücülerin.
Peki ya sorumluluk? Şoförü olmayan bir araba kaza yapar ise kim suçlu olacak, araba mı? Polis arabayı durdurduğu zaman kimi suçlayacak? Yolculuk esnasında, kişi her zaman uyanık ve her saniye aracı gözlem halinde mi olmalı, aracın hata yapma riskine karşı tetikte mi beklemeli insan? Bunlar da daha yanıt bulabilmiş değil.
İş istihdamı nasıl olacak, o da başka bir soru. Hindistan, Çin, Amerika gibi kalabalık nüfuslu ülkelerin bu teknolojiyi yaygınlaştırması üzerine işsiz sayısı milyonlarca artacak. Taksi şoförlerinin, özel araç şoförlerinin işsiz kalacağı çok açık ortada gözüküyor. Peki bu sorun nasıl çözülecek?
Bu sorular sadece bir başlangıç, her yeni teknolojiyle ortaya birçok sorunun ve öngörülemeyen konuların ortaya çıkacağı kesin. Belirsizlikler elbet olacaktır. Kesin olan, insanoğlu olarak; o büyük otoyolları inşa etmeye başladığımızdan beri, ulaştırma tarihinin en önemli zamanlarını yaşıyoruz.Belki arabalarımız uçmayacak ama eskisinden çok daha yetenekli olacaklar. Evet, henüz hazır değiller -biz de hazır değiliz-  fakat uzun sürmeyecek. Sürücü koltuğunda kim olursa olsun, otomotiv sektöründe teknolojik gelişimler asla duracağa benzemiyor.

Kaynakça:
  1. https://theconversation.com/self-driving-cars-are-coming-but-are-we-ready-81538
  2. http://www.popularmechanics.com/cars/technology/news/a27502/ready-self-driving-cars/
  3. https://www.dezeen.com/2017/07/26/india-ban-self-driving-cars-protect-jobs-technology-transport/
  4. https://www.digitaltrends.com/cars/road-rave-the-best-cities-for-self-driving-cars/
  5. https://www.washingtonpost.com/news/innovations/wp/2017/07/31/why-indias-ban-on-self-driving-cars-is-misguided/
  6. https://www.theverge.com/2017/5/9/15596366/south-korea-self-driving-car-test-site-worlds-biggest
Merhaba, Tüm içerikler
http://www.bilim.org/ Sitesinden Alınmıştır. Bu Tema'yı indirmek için
İNDİR Butonuna Basınız.

Spam Değildir.