SON YAZILAR | Manşet alanı

Reklam Alanı

BLOG | Blog içerikleri

Çin’in Shenzhen şehrinde 16.359 otobüs elektrikli hale getirildi



Çin, dünyada hava kirliliği ile en fazla başı dertte olan ülke. Ancak Çin hükümeti konuyu ciddiye alıyor ve yaptığı düzenleme ve müdahalelerle kirlilik seviyesini ciddi olarak aşağı çekmeye çalışıyor. Bunun son örneği de ülkedeki on binlerce fabrikanın, beklenenden fazla kirlilik yaratması sebebiyle geçici olarak kapatılması oldu.
Güvenlik müfettişleri, geçen yılki emisyon değerlerini aşarak kirliliğe sebep olan 80 binin üzerindeki fabrikayı geçici olarak kapattı bu, ülkede toplam fabrika sayısının aşağı yukarı %40’ına denk geliyor.
Bu hafta yapılan Çin Komünist Parti kongresinde metreküp başına düşen tehlikeli madde parçaçığı oranının 2035’e kadar 47 mikrogramdan 35 mikrograma düşürülmesi planı duyurdu.
Çin Çrevre Koruma Bakanı Li Ganjie “Bu, ulaşılması oldukça zor bir hedef ve büyük bir gayret göstererek bunu başarmamız gerekiyor” diyerek konuya olan yaklaşımlarını özetledi.
Çin’in hava kirliliği ile olan ciddi mücadelesinin başlangıcı 2013 tarihine dayanıyor. O tarihte Çin, 2017 sonuna kadar ülke havasını temizlemek ve ağır kirliliğe sebep olan endüstrilerdeki emisyon oranını %30’a kadar azaltmak amacıyla 10 maddelik bir önlem yayınlamıştı. Bu hedefe ulaşmak için Çin, son iki yılda enerji tesisleri ve fabrikaların emisyon yasalarını ihlal etmemesi için denetimlerini artırdı.
Çin’in daha temiz bir gökyüzüne kavuşması, güçlü ekonomik büyümesine zarar verebilir. Her ne kadar Çin hükümeti bunun aksini iddia ediyor olsa da. Ancak Çin’in havasının temizlenmesi aynı zamanda daha temiz su ve daha geniş bir ekolojik fayda olarak geri dönecek.
Çin’in, dünyanın lider ekonomik güçlerinden birisi olmasına ve bunu da muazzam üretim kapasitesine borçlu olmasına rağmen hava kirliliğine karşı bu şekilde mücadele etmelerinin altında vizyon, Çin Komünist Partisi yardımcı direktörü Yang Weimin’in New York Times’a yaptığı şu açıklama ile sanırım gayet iyi anlaşılabilir: “Halkımız geceleri yıldızları görebilecek ve kuş cıvıltılarını duyabilecek”.
Kaynaklar:

Çin, fabrikalarının %40’ını kirlilik sebebiyle geçici olarak kapattı



Çin, dünyada hava kirliliği ile en fazla başı dertte olan ülke. Ancak Çin hükümeti konuyu ciddiye alıyor ve yaptığı düzenleme ve müdahalelerle kirlilik seviyesini ciddi olarak aşağı çekmeye çalışıyor. Bunun son örneği de ülkedeki on binlerce fabrikanın, beklenenden fazla kirlilik yaratması sebebiyle geçici olarak kapatılması oldu.
Güvenlik müfettişleri, geçen yılki emisyon değerlerini aşarak kirliliğe sebep olan 80 binin üzerindeki fabrikayı geçici olarak kapattı bu, ülkede toplam fabrika sayısının aşağı yukarı %40’ına denk geliyor.
Bu hafta yapılan Çin Komünist Parti kongresinde metreküp başına düşen tehlikeli madde parçaçığı oranının 2035’e kadar 47 mikrogramdan 35 mikrograma düşürülmesi planı duyurdu.
Çin Çrevre Koruma Bakanı Li Ganjie “Bu, ulaşılması oldukça zor bir hedef ve büyük bir gayret göstererek bunu başarmamız gerekiyor” diyerek konuya olan yaklaşımlarını özetledi.
Çin’in hava kirliliği ile olan ciddi mücadelesinin başlangıcı 2013 tarihine dayanıyor. O tarihte Çin, 2017 sonuna kadar ülke havasını temizlemek ve ağır kirliliğe sebep olan endüstrilerdeki emisyon oranını %30’a kadar azaltmak amacıyla 10 maddelik bir önlem yayınlamıştı. Bu hedefe ulaşmak için Çin, son iki yılda enerji tesisleri ve fabrikaların emisyon yasalarını ihlal etmemesi için denetimlerini artırdı.
Çin’in daha temiz bir gökyüzüne kavuşması, güçlü ekonomik büyümesine zarar verebilir. Her ne kadar Çin hükümeti bunun aksini iddia ediyor olsa da. Ancak Çin’in havasının temizlenmesi aynı zamanda daha temiz su ve daha geniş bir ekolojik fayda olarak geri dönecek.
Çin’in, dünyanın lider ekonomik güçlerinden birisi olmasına ve bunu da muazzam üretim kapasitesine borçlu olmasına rağmen hava kirliliğine karşı bu şekilde mücadele etmelerinin altında vizyon, Çin Komünist Partisi yardımcı direktörü Yang Weimin’in New York Times’a yaptığı şu açıklama ile sanırım gayet iyi anlaşılabilir: “Halkımız geceleri yıldızları görebilecek ve kuş cıvıltılarını duyabilecek”.
Kaynaklar:

Sıcak suyun soğuk sudan daha hızlı



Suyunuzu daha hızlı dondurmak istiyorsanız, onu önce ısıtın. Bu tavsiye Mpemba etkisi olarak bilinen garip bir fizik fenomeni sayesinde gündemimize giriyor; bu konuda fizikçiler hâlâ kafalarını kaşımaya devam ediyorlar.
Eğer var ise – herkes bu konuda ikna olmuş değil – gözlem henüz tatmin edici bir açıklama ve kanıt kazanmadı. Ancak yeni bir çalışmaya göre bu durum değişecek, yalnızca bu etkinin bu güne kadar keşfedilememiş olmasının sebebi için değil, aynı zamanda bu garip fenomen için de açıklama getiriliyor.
Son çalışmalarında, İspanya’dan küçük bir araştırma grubu sorunu basitleştirmek için akışkanları teorik olarak elastik olmayan granüllerin bir topluluğu olarak tarif etti.
Karışık akışkan dinamiklerini blok benzeri bir yapıya indirgemek sistemin başlangıç koşullarına ince ayar yapma fırsatı kazandırıyor, böylece küçük parçacıkların oynaması ve kenarlara çarpmasının bir soğuma olayı olduğunu ve neticede donmanın gerçekleştiği anlaşılıyor.
Mpemba etkisinin gözlenmesi uzun bir tarihçeye sahip. Aristo Pontus Yunanlarının bu etkiyi gözlediklerini anlatıyor, İngiliz Francis Bacon ve ünlü Fransız filozof Rene Descartes de konu hakkında ufak tefek şeyler söylemiş.
1960’ların Tanzanya’sında yaşayan ve sabırsız bir okul öğrencisi olan Erasto Mpemba gözlenen bu etkiye adını vermiş ve araştırmacılar arasında bir dürtüyü başlatmış; yaptığı gözleme göre sıcak dondurması, daha önce dondurulmuş olan dondurmalardan daha hızlı donuyor.
Merakı konu hakkında bir çalışmaya ilham kaynağı olmuş ve henüz dinmiş gözükmeyen onlarca yıllık tartışmayı alevlendirmiş.
Konunun bir kısmı, bu etkinin son derece kaçak olmasından kaynaklanıyor. Bu konu hakkında yazılanlar arağmen, etki henüz kendini göstermiş değil.
Mantığın son derece dışında olması da bir sorun – neden soğuyan bir maddenin önceki sıcaklık geçmişi gelecekteki sıcaklık  değişiminde bir fark yaratsın ki?
Ancak bu durum bile birkaç öneride bulunan insanların ortaya çıkmasını engellememiş gözüküyor.
En çok spekülasyon, sıcak parçacıkların soğuk parçacıklara göre daha hızlı hareket etmesi etrafında dolaşıyor, böylelikle bir şekilde buharlaşma hızlarına etkide bulunuyor veya çabucak enerjiyi alıp giden konveksiyon akımlarını yükseltiyor.
Bu yılın başında, araştırmacılar suyun hidrojen bağlarının özelliklerinin bu etkiye neden olduğunu öne sürdü. Su moleküllerinden oluşan kümeler kullanarak suyun ilk sıcaklığı ile hangi moleküllerin buz kristali oluşturma kolaylığı arasında bir bağlantı olduğunu ortaya çıkardılar.
Soğuk suda bu bağ kırma enerjisi bulunmuyor, yani bu moleküller katı bir yapı oluşturmak üzere daha yavaş bir şekilde bir araya geliyor.
Ancak bu yeni çalışma ile bir adım daha atılıyor ve Mpemba etkisinin yalnızca su değil, pratikte herhangi bir akışkanın sıcaklık tarihçesinin bir özelliğği olabileceği ortaya konuyor.
Phys.org‘a konuşan, Extremadura Üniversitesi (İspanya) çalışanı Andrés Santos, şöyle diyor: “Çalışmamız Mpemba etkisinin akışkanın ilk hazırlanma şekline, başka bir deyişle önceki durumuna karşı çok hassas olduğunu gösteriyor”.
Araştırma söz konusu etkinin oluşturulması veya kırılması için gerekli tam etkilerin neler olduğundan bahsetmiyor olsa da, soğumadan önce parçacıkların hareketine bir şey etkide bulunursa akışkanın sıcaklığındaki değişim hızının belirgin ölçüde etkilendiğini gösteriyor.
Santos, şöyle diyor: “Elde ettiğimiz sonuçlara göre Mpemba etkisi genel ve dengeye bağlı olmayan bir durumdur ve sistemin ilk halini karakterize eden diğer fiziksel miktarlara bağladır”.
Başka bir deyişle, başlangıç sıcaklığındaki küçük bir artış teorik olarak bir akışkanın daha hızlı soğumasına neden olacak, sıcaklık dağılımının istatistik değerlendirmesine bağlı olarak bir sıcaklık düşmesine yol açabilir.
Model bu etkiye katkıda bulunan diğer yaklaşımları devre dışı bırakmıyor, çoklu etkiyi ortaya atan bir şey olursa onu da devreye alıyor.
Ayrıca değişkenler ne olursa olsun eşleştirmenin pratik olarak basit olacağına ilişkin bir garanti yok, bu sebeple etkinin yeniden oluşturulması da çok zor.
Şaşırtıcı bir şekilde, bu unsuru tersine düşünmek de mümkün – eşdeğer biçimde garip olan ters-Mpemba etkisinde daha soğuk akışkanların daha hızlı bir biçimde ısınması söz konusu oluyor.
Belli şartlar altında, buzlu suyun oda sıcaklığındaki suya karşı daha hızlı kaynama noktasına erişmesi mümkün olabilir mi?
Araştırmacılar, ileride yapacakları çalışmaların bir kısmında bu tahmini inceleyeceklerini söylüyorlar. Ama ellerini çabuk tutmaları lazım.
Çalışma Physical Review Letters isimli prestijli dergide yayınlandı.

Google’ın yeni yapay zeka uygulaması AlphaGo kendi kendini geliştiriyor



Yapay zeka yazılımı olan AlphaGo, gezegenin en üstün yazılımlarından biri. Uzun süre önce en iyi oyuncuyu, bilinen bir strateji oyunu olan Go adlı eski Çin tahtasında oynanabilen zeka oyununda yenmesi ile gündeme geldiğini biliyorduk. Hatta bu özelliği ile bu yazılım “tanrısal” olarak nitelendiriliyor ve herkes tarafından büyük bir ilgi uyandırır duruma gelmişti. Fakat artık daha da müthiş bir durum söz konusu; o da kendisine rakip olacak yeni bir üst sürümü olan AlphaGo “zero”. Google’ın deepmind araştırmacıları, yapay zeka olan AlphaGo’ya bir üst  yeni sürümü olan AlphaGo-zero’nun evrimini ilan ettiler. Zero’nun öncüleri,  bu yeni yazılımda, bilgi için ihtiyaç olan unsuru ortadan kaldırdılar: İnsanlar.
Yani artık şu durum söz konusu; eski AlphaGo’da bazı hamleler için, programlar için yazılıma insanların öğretisi gerekiyordu. Fakat artık AlphaGo-zero da böyle bir durum söz konusu değil. İnsan öğretisine gerek kalmayarak kendi kendini yürütecek bir sistem ortaya çıkmış bulunmakta.
Geçtiğimiz sene ve bu sene içerisinde bütün AlphaGo’lar, Go oyununda binlerce insanın amatör ve profesyonelce oyunlarını, hamlelerini, yarışlarını izleyerek analiz etti ve bunu kendi programına kodlayabildi. Yani önceden bu yazılım bir şekilde bu stratejileri kendi kendine öğrenemiyor, ve belli bir veri akışını gözlemlemesi, kendine aktarması, sonra bu hamleleri kullanması gerekiyordu. Fakat AlphaGo-zero tamamen kendini yetiştirir durumda. Ve mesela bu Go oyununu yüzde yüz bağımsız deneyle öğrendi. Herhangi bir insan çabası gerekmeden, çok uzun bir gözlemleme zamanına ihtiyaç duymadan. Kendi altyapısında stratejileri sanki bir beyne sahipmiş gibi oyunu oynamayı, öğrenmeyi başarabildi.
Yeni bir çalışmada araştırmacılar, AlphaGo-zero’nun esrarengiz derece de özgüvenli olan zekasını, yeteneğini, şöyle rapor ettiler; geçtiğimiz son 100 Go oyunununda AlphaGo-zero’ya karşı AlphaGo’nun bir önceki sürümü tek bir galibiyet bile almadı.
Yani düşünelim, AlphaGo insanlar tarafından oyunun stratejik hamlelerini, analizlerini öğrenmesine rağmen, AlphaGo-zero bunların hiçbirini, -insan öğretisi olmadan- almadığı halde, sadece kendi stratejilerini kullanarak eski AlphaGo’yu tüm karşılaşmalarında yendi.
Daha da çarpıcı durum; bu durum AlphaGo-zero’nun sadece 3 günlük eğitimi ve kurulumu sonrası gerçekleşti. Yani AlphaGo gibi uzun uzun strateji öğrenimi, izlenimi, analizi gibi bir süreç geçirmeden, tüm oyunları yendi. Ki bu Go oyunununda üstün bir insan zekası gerektiriyor. AlphaGo-zero’nun hamleleri binlerce yıllık insan bilgisine eş değer tutuldu.
Ünlü bilgisayar bilimcisi Nick Hynes MIT, Gizmodo adlı bilim sitesine: “Bu kendi matematiğini icat eden yabancı bir medeniyet gibi.” dedi.
Ve şunları ekledi: “Bizim burada gördüğümüz model, tamamen insani tahminlerden, önyargılardan uzak kendi kendine bağımsız bir şey. En iyi optimal çözümü öğrenebilir, uygulayabilir, karar verebilir durumda. Ki bu durumda insani kararlarımızdan,  çok daha incelikli ve doğru bir tutum
Kendi kendine oynama sürecinden 21 gün sonra;  Zero, bu sene Go oyununda dünya lideri olan Ke Jie’yi yenen ve AlphaGo (Master) olarak bilinen en güçlü AlphaGo’nun standardına geldi. Ve hatta bu AlphaGo’yu (Master) geçecek bir duruma geldi.
AlphaGo-zero’nun arkasındaki ekip ise, Zero’nun bağımsız olması durumundan başka; eski AlphaGo’ya göre tek bir sinirsel ağa sahip olduğunu -eski sürümler iki birleşme ağına sahip- ve daha gelişmiş eğitim simülasyonlarında bulunabileceğini söyledi.
Fakat Zero’nun bu karar hızlı ve müthiş bir atış yaparak bu kadar ilerlemesi – ki bu endişe verici- , Zero’nun;  bu karmaşık oyunu dışında, diğer alanlarda insanlardan daha akıllı ve daha yetenekli olduğu anlamına gelmiyor.
Sheffield Üniversitesi ‘nden  ünlü sinirbilimci Eleni Vasilaki, ünlü Guardian adlı haber sitesine : “AlphaGo , insanlar için şaşırtıcı derecede kolay ve anlaşılabilir gelen çoğu görevde başarısız oluyor. Mesela sadece yürüyüş, koşu, tekme gibi insanlar için basit olan hareketlere bakın, bir de robotlara, onlar için ne kadar karmaşık ve zorlayıcı.” dedi.
Evet bu doğru olabilir, fakat şuna sessiz kalamayız, şaşırtıcı derecede güçlü ve sentetik bir düşünce biçiminin doğuşuna şahit olduğumuz ortada.
İnsanın yapabileceği şeyi yapamayabilir, ancak yapamadığımız çoğu şeyi de kolayca yapabilir.
DeepMind’e göre; bu yetenekler, bir gün Zero’ya ve ileride kaçınılmaz olan varislerine, biyolojik mekanizmaların nasıl işlediğini, enerji tüketiminin nasıl azaltılabileceği veya yeni tür malzemelerin nasıl bir oluşumla bir araya gelebileceği gibi; çoğu hala insanlar tarafından çözülemeyen bilgiler konusunda yardımcı olabilecek.
Evet, gözüküyor ki;  parlak ve şaşırtıcı bir geleceğe hoşgeldik.
Kaynakça :

Atom dünyasını tam renkli hale getirme



Bilim insanları, atomik kuvvet mikroskopu ile taranan verileri net renkli görüntülere dönüştürerek atom dünyasını görselleştirmenin yeni bir yolunu geliştirdiler. Alkol, yarı iletken ve kimyasal bileşiklerin kısa sürede gözlemlenmesine olanak tanıyan yeni geliştirilmiş yöntem, yüzeylerin ve cihazların araştırma ve geliştirilmesinde yaygın olarak kullanılma vaadinde bulunmaktadır.
Özel moleküller ve atomlar gördüğümüz ışık dalga boylarından çok daha küçüktür. Bu tür küçük yapıları görselleştirmek, genellikle atomların konumlarının siyah-beyaz gösterimini sağlayan özel araçlar gerektirir. Atomik kuvvet mikroskopları (AFM), yüzeyleri atomik ölçek seviyesinde incelemek için kullanılan en güçlü araçlardır. Bir yüzey üzerinde hareket eden bir nano-ölçekli uç, atomların fiziksel konumları hakkında her türlü bilgiyi vermekle kalmaz, aynı zamanda kimyasal özelliklerini ve davranışlarını da verir. Ancak, AFM sinyalleri işlendiğinde bu bilgilerin çoğu kaybedilir. Profesör Hideki Kawakatsu başkanlığındaki Tokyo Üniversitesi Endüstri Enstitüsü (IIS) merkezli  çalışan araştırmacılar AFM’leri çalıştırmanın ve  yapısal ile kimyasal bilgileri net, tam renkli görüntülere ayıklamak için verileri görselleştirmenin yeni bir yolunu buldular. Bu bulgular yakın zamanda  Applied Physics Letters dergisinde  yayınlandı.
Araştırma yayınının başyazarı ve LIMMS / CNRS-IIS doktora sonrası araştırmacı olan Pierre Etienne Allain  “AFM çok yönlü bir tekniktir ve AFM ucunu frekans eğrisinin dibine bağlama yaklaşımımız yüzeyden bilgi kaybetme riski taşımadan aynı zamanda ölçümler yapmamızı sağladı” dedi.
İnsanlar sıklıkla AFM ölçümlerini, yüzey ile etkileşime girdiği zaman titreşimlerindeki değişimleri ölçerken AFM ucu sabit bir yükseklikte tutarak gerçekleştirirler.  Alternatif olarak, titreşimlerin frekansı aynı kalacak şekilde AFM’yi yukarı ve aşağı hareket ettirmek de mümkündür. Her iki yaklaşım da avantajlıdır, ancak birinin çok zaman harcayabileceği ve diğeri de bilgi kaybına neden olabileceği için dezavantajlara sahiptir.
IIS liderliğindeki araştırmacılar AFM ucu hareket ettirmek ve veriyi dönüştürmek için bir yol geliştirdiler; böylece ucu, titreşim frekansının yüzey tarafından kuvvetli bir şekilde etkilendiği bir konumda yüzeyin üstünde kalacaktı.
Bu yaklaşımın bir diğer yararı, modelin araştırmacıların renkleri sırasıyla kırmızı, mavi ve yeşil olarak atadığı üç değişken üretmesidir; böylece tam-renkli görüntüler üretebilmektedir. Ayrıca, yöntemlerini bir silikon yüzeyinde başarıyla test ettiler.
Yapılan yayının ortak yazarlarından olan ve doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Denis Damiron “Görüntünün renkleri aynı ise, sinyallerin aynı atom ve çevreden geldiğini söyleyebiliriz. Bir yüzeyden karmaşık kimyasal ve fiziksel bilgileri temsil eden bu yeni yol, atomların hareketlerini ve davranışlarını eşi benzeri olmayan detaylarla incelememize izin verebilir” dedi.

İklim bilimi: Yükselen sınırlar



Araştırmacılar yapılan çalışmalara rağmen hala okyanusların ne hızda ve ne kadar yükseleceğini bilmiyorlar.
2007’de düzenlenmiş olan Devletlerarası İklim Değişimleri Panelinde (IPCC), öncü bilim adamları bu yüzyılın son on yılında deniz seviyelerinin 18 ila 59 santimetre arasında yükseleceğini öne sürerek çarpıcı ve fırtına etkisi yaratan bir gündem oluşturmuştu. Bazı bilim adamları için ise Grönland ve diğer bölgelerdeki erime hızının ışığında en üst limitin iyimser olduğu kanısı vardı.
Şimdi bakıldığında ise bu panelin sonuçları günümüzde hiçbir eşitliğe sahip değil. Bunun esas sebebi de bazı bilim adamlarının tahmin ettiği gibi, Grönland ve Antartika’daki buzların erime hızını, o zamanlar da var olan modellerle netliğe kavuşturamamaktan geçiyor. Öyle ki 2009 itibariyle gözüküyor ki bu tahminlerin hepsi  yeni tahminlerin gerisinde kalıyor.
Eylül ayında yayınlanan IPCC’nin yeni özetini incelediğiniz takdirde de görebileceğiniz gibi yeni çalışmalarda bilim adamları daha emin adımlar atmaya çalışmış.  Akıntı değişimlerinden, Antartika buzulunun üst katman kalınlığına kadar birçok etken incelenmiş. Şu anda var olan analiz tahminlerine göre ise 2100 itibariyle 0,53-0,97 metre arasında ortalama bir artış bekleniyor. Bu tahminler en olasılıklı olanlar. Bu aralığın üstüne çıkılmasının mümkün olduğu belirtilen raporda, böyle bir durumda ise yine Antartika buz şeridinin deniz tabanlı sektörlerinde yaşanacak bir çökmenin ana neden olacağı vurgulanıyor.

Ne kadar hızlı yükselecek?

Stefan Rahmstorf,  Almanya’daki İklim Etkilerini İnceleme Enstitüsü Postdam’dan fiziksel okyanus bilimci, kullanılan standart modellerin etkilerinden rahatsız olmuş. Bu rahatsızlığın bir kaynağı da 2007 yılında yaşananlar. Diğeri ise tüm deniz seviyesinde yükselmeye sebep olan modelleri üst üste eklense bile 1961’den 2003’e kadar olan gözlenmiş değişimlerin ancak %60’ına ulaşılabiliyor olması.
Bu yüzden Rahmstorf tamamıyla farklı bir model edinmeye karar verdi.1880’li yıllardan bu zamana olan yıllık deniz seviyesi artışıyla o dönemlerdeki hava sıcaklıklarını eşleştirdi. Böylece basit bir bağlantı kurmuş oldu: Ne kadar sıcak olursa o kadar çabuk deniz seviyesi artışı olur. 2007 yılının IPCC’inde değerlendirme için çok geç kalan modeli 2100 itibariyle 1,4 metrelik bir deniz seviyesi artışı gösteriyordu; bu IPCC’nin o yılki rakamlarının iki katından bile fazlaydı.
Bunlar gibi “Yarı deneyimsel” modellerin avantajları vardır: model olarak, gerçekleşmiş bir artışı ele alırlar ve nasıl ve neden anlayışına gerek duyulmaksızın inceleme sağlarlar. Fakat bu tarz modellerin ne kadar daha yaşayabileceği bilinmiyor; çünkü artık etkin roller eriyen buz kütleleriyle ilişkili olmaya başladı.
Sıra tahmin yürütmeye gelince model seçiminin büyük sonuçları var. İşlem modelleri bir metreden biraz daha az bir artışın 2100 itibariyle gerçekleşeceğini söylese de, yarı deneyimsel modeller bir ve iki metre aralığında bir atıştan söz ediyor ki bu da 187 milyon insanın evsiz kalması anlamına geliyor. Tartışma konusu olsa da IPCC’nin bu modellere çok az güveni var.
2007’den beri işlem tabanlı modellerin gelişmesiyle birlikte okyanusa ne kadar ısının düştüğü ve ne kadar yer altı suyunun okyanusa ulaştığını bilebiliyoruz. Böylece gözlemsel artışı açıklayabiliyoruz. Fakat bu net bir ayraç değil; halan bu modellerde çözülmesi gereken konular var. Özellikle iş Antartika ve Grönland buz kütlelerine gelince, ne kadarının eriyip okyanusa karışacağının ya da nasıl davranacaklarının bilincinde değiliz. Genel olarak baktığımızda ise şöyle bir gerçekten bahsediyoruz, bu buzulların erimesiyle tüm dünya çapındaki buzulların 0,4 metrelik yükselme katkısıyla kıyaslanamayacak 65 metrelik bir yükselme söz konusu.

Ne kadar değişecek?

Alaska,  Fairbanks Üniversitesi’nden jeofizikçi Jeff Freymueller Alaska’nın Mezarlık Limanını on yıldan fazla süre önce ziyaret ettiğinde denizaltı grafikleri ona 3 izole adacık göstermişti; ama onun görmüş olduğu ana karaya bağlı üç çimli yarımadaydı. Bunun nedeni bazı bölgelerde deniz seviyesinin her yıl üç santimetre kadar azalıyor olması.
Bu bölgedeki yer tabanı 10.000 yıldır yavaş çekimde yukarı doğru yükseliyor; çünkü son buzul çağda oluşmuş olan buz kütlesi azalıyor ve azalan ağırlıkla kıta yükseliyor.
Yerel deniz seviyesi yüksekliği küresel ortalamadan 3,2 milimetreye kadar çıkan ciddi açıdan farklılığa sahip olabilir. Jerry Mitrovica, Harvard Üniversitesi’nden Jeofizikçi “Bazı yerler ortalama deniz seviyesi artışından 10 kat daha hızlı artıyor” diyor.
Denklemin bir ucunda karaların hareketleri yer alıyor. Kanada’nın Hudson Körfezi bir zamanlar 3 kilometrelik bir buzun altındaydı, bu ağırlıktan kurtulması karanın her yıl bir santimetre yükselmesine sebep oluyor. Dolayısıyla yükselen Kuzey Amerika’ya karşı, güneydeki karalar tersine alçalıyor.
Dere yatakları ve yer altı kanyaklarına ulaşmak için açılan kuyular, Çin’de de örneği yaşanan Sarı Nehir deltasının her yıl 25 santimetre batmasına sebep oluyor.
Büyük kara ve buz kütlelerinin yakınında olan sular yerçekimi sayesinde kıyalara çekilir. Buz kütleleri eridikçe yerçekimi alanı zayıflıyor ve bu da deniz seviyesini değiştiriyor. Eğer Grönland yeterince eriyip deniz seviyesini küresel olarak 1 metre arttırırsa, yerçekimi etkisi Grönland yakınındaki seviyeleri 2,5 metre azaltacak ve uzaktaki kısımları 1,3 metre arttıracak.
Bilim adamları her şehre özel tahmin yapmak istese de akıntılar, rüzgâr kuvvetleri gibi değişim trendi yüksek olan etkenlere bağlı olduğundan bunu yapamıyorlar.

Ne kadar yükselecek?

Tahminlerin çoğu 2100’e kadar olabilir ama bunun kimseyi yanıltmaması gerektiğini söyleyen John Church, IPCC 2013 deniz seviyesi artışı bölümünün yardımcı yazarı; gelecekte de artışlar devam edecek ve bu artışlar 10 santimlerden 10 metrelere yükselecek diyor.
New York Palisades’deki Lamont Doherty Dünya Gözlemevinde görevli marina Jeolojisti Maureen Raymo, birkaç yıldır yolunu Güney Afrika’daki terkedilmiş elmas madenlerinden, Avustralya’daki taş ocaklarından geçirerek 3 milyon yıl önce den kalmış kabuk ve diğer sahil kalıntılarını araştırıyor. Amaçladığı günümüzdeki gibi karbondioksit seviyelerine ulaşıldığı Pliyosen çağdaki gibi, deniz seviyelerini yeniden kurgulayabilmek. Bu ilerisi için Dünya’nın binlerce yıl içinde bugünkü emisyona nasıl yanıt vereceğine dair bir bakış açısı verebilir.
Günümüzdeki Pliyosen Çağ’daki deniz seviyeleri tahminleri çok azdan 40 metreye ulaşabiliyor. Bu en az ile en çok arasındaki farkı Antartika’daki buzun eriyip erimemesi belirliyor. Eriyip erimemesine karşı edinilecek bir bilgi günümüzde bu buzulun birkaç yüzyıl içinde ne kadar hızlı eriyeceğini ya da bir anda mı çökeceğini gösterecek. Büyük hata paylarının ışığında Pliyosen deniz seviyesini bulmanın en iyi yolu birçok alandan alınacak verilerle en uygun sonuca varmak. Raymo ve takımı şimdiye kadar binlerce kilometrelik sahil şeridini inceledi ve düzinelerce sahil bölgesinden veriler topladı. Tahminine göre ise araştırması gereken sekiz farklı nokta daha bulunuyor ve sonuca varmak için 5 yıllık bir zaman gerekiyor.
Raymo’nun itiraf ettiği ise işin sonunda varacağı sonucun en kötü senaryo olmayacağı; çünkü sera gazlarının miktarı Pliyosen dönemdeki miktarın kat kat üzerine çıkmış durumda. “Asıl en kötü senaryo fosil yakıt kullanmayı sınırlamamız ve sonra Eosen’e girmemiz.“ olacağını söylüyor. 55 milyon yıl önceki dünya’ya dönüş, belki kutuplarda var olan az miktarda buz ve kavurucu sıcaklar.
70 metreye yakın deniz seviyesi artışı özgürlük anıtının beline kadar yükselmiş olacak, Florida’nın tamamını ve Brezilya’nın çoğunu yutmuş olacak; ama bu binlerce yıllık bir süre zarfında olacağından insanlığın gerekli önlemleri alması ve yükselmeye uyum sağlaması için zamanı var, bu çoğu toprağı dalgalara teslim etmek demek olsa bile.

Küresel Isınma varsa kışlar neden bu kadar soğuk geçiyor?





Dünya’nın iklimi günden güne ısınırken Amerika Birleşik Devletleri’nin ardı ardına dört dondurucu kış yaşaması, küresel ısınmayla ilgili çelişkieri ortaya çıkardı.
İklim ve hava bağıntılıdır fakat aynı şeyler değildir; hava saatler, günler ve haftalar içerisinde değişip farklılıklar gösterirken; iklimin değişmesi yıllar, hatta on yıllar alır. İkinci olarak, Amerika kıtası dünya yüzeyinin yalnızca küçük bir parçası. Birleşik Devletler’in büyük bir kısmında hava sıcaklığı azalsa da, dünyanın bambaşka yerlerinde aşırı derecede yüksek sıcaklıklar mevcut.
Aslında Kuzey Yarımküre’deki iklim değişikliği ve soğuk kışlar arasında bir bağlantı olası. Bu bağlantı, Arktik bölge. Kutuplar ekvatordan daha soğuk olduklarından; hava, kuzey ve güney arasındaki sıcaklıkları dengelemek için akım sağlıyor. Kuzey yarımkürede bu akım “jet akım” olarak adlandırılıyor. Dünyanın rotasyonu sebebiyle, gezegen döndükçe akış sağa gidiyor ve kutbun bir tarafına, dalga gibi akıyor. Kuzey yarımkürede jet akım sıcak havayı güneyden alarak, üzerine aktığı kuzey bölgelerde daha ılıman bir iklim sağlıyor.
Ancak Arktik Bölge dünyanın geri kalanına göre çok daha hızlı ısınıyor. 1990’ların ortalarından beri, kuzey yarımküredeki ılıman iklimlerin sıcaklığı yaklaşık üç katı arttı. Dolayısıyla kutuplar ve ekvator arasndaki fark azalıyor. Bu durumun jet akımı etkileyeceği ve akımın kuzey yarımküredeki ılıman etkisini değiştirebileceği öngörülüyor.
Rutgers Üniversitesi’nden Jennifer Francis’e göre, 90’ların ortalarından beri kuzey yarımkürede batıdan esen rüzgarların etkileri zayıflamış görünüyor. Akım duraksadıkça, dalgalanmalar daha belirgin hale gelerek yumuşak dalgalar daha büyük döngüler halinde oluşmaya başlıyor. Döngüler içerisinde, Artktik bağlantının sağladığı sıcaklığa rağmen, Amerika’da, özellikle de kuzey Sibirya Bölgesi’nde soğuk havanın alçak basınç alanları oluşuyor ve “kutupsal girdaplar” ile havayı soğutucu diğer modeller üretiyor.
Dr. Francis’in açıklaması tartışmalı görünüyor. Ekim 2014 ‘te Nature Geoscience adlı dergide yayınlanan bir makale, Arktik denizinin geri çekilmesi ile birlikte Avrupa ve Asya’da kışların çetin geçme olasılığını ikiye katladığını belirterek Francis’in fikirlerini destekliyor.
Colorado Üniversitesi’nden Elizabeth Bames gibi diğer araştırmacılar, jet akışı ile Arktik’teki değişimler arasındaki istatistiklerin bağlantısı hakkındaki kuşkuları artırdı. Bu da bilimsel tartışmaların devam edeceği anlamına geliyor.
Kaynak: economist.com

Küresel sıcaklık 2017’de zirveye ulaştı




NASA’nın Uzay Araştırmaları Merkezi’nden Goddard Enstitüsü (GISS) ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA), küresel sıcaklık artış eğiliminin geçtiğimiz 2017 senesinde de sürdüğünü doğruladı.  Her iki organizasyon da rekor düzeyde 2017 senesinin, sırasıyla ikinci ve üçüncü en sıcak yıl olduğunu belirtti.  Organizasyonların ölçümlerine göre, sıralamalar farklılık gösterse de, mesaj açıkça belirgin: Dünya hızla ısınmaya devam ediyor.
Nitekim, her iki gruba göre şimdiye kadar kaydedilen en sıcak beş yıl, 2010’den bu yana 2017’de, El Niño olarak bilinin Güney salınımları olmaksızın yüksek sıcaklık değerlerine ulaştı.  Tipik olarak, El Niño atmosfer-okyanus olayı. İklimi küresel ölçekte etkileyen en önemli doğal süreçlerden biri. Pasifik okyanusuna yakın alize rüzgarları doğudan batıya sıcak okyanus sularını dünyanın diğer bölgelerine taşır. El Niño bu rüzgarları zayıflatarak, soğuk okyanus sularının taşınmadan ısınmasına ve küresel ortalama sıcaklıklarında kısa süreli bir artışa neden olmasını sağlar. Ters osilasyon, La Niña olarak adlandırılır ve daha soğuk sıcaklıklara neden olur.
El Niño, 2015 ve 2016 yılının bir bölümünde kendini gösteriyorken, 2017’de yalnız La Niña  gerçekleşti ve 2017 sıcaklık artış hızını etkileyemedi. NASA’nın açıkladığı gibi, El Niño ve La Niña’nın yokluğu, 2017 yılının en sıcak yıl rekorunu kırmasını tetikledi.
GISS Direktörü Gavin Schmidt NASA basınında yaptığı açıklamada: “Dünyanın herhangi bir yeri ortalama sıcaklıklardan daha soğuk olmasına rağmen, gezegen üzerindeki sıcaklıkların tamamı ,son 40 yılda gördüğümüz hızlı ısınma trendini sürdürüyor.” dedi.
Son Dönemin Etkileri
New York Times’a konuşan Berkeley Earth’ün (Dünya yüzey sıcaklık kayıtlarını yeniden analiz etmek için bir grup bilimadamı ekibi) araştırmacısı olan,  NASA ve NOAA ile aynı sonuca varan Zeke Hausfather (enerji sistemi analisti), 2018’in 2017 yılının izinde yer alacağını söyledi. 2017 senesinde neler yaşandığını göz önünde bulundurarak, muhtemelen bizi, daha fazla fırtına ve yoğun yağış beklediğini belirtti.
Yalnızca ABD’de olmak üzere, 2017 senesinde, küresel ısınma ve iklim değişikliğinden dolayı  16 ağır hava ve iklim koşulları olayı yaşandı. 2018’in, 2017 senesine benzer olmasını bekleyen tek kişi Hausfather değil. Dünya liderleri, aşırı değişken hava şartlarının bu yıl insanlığın başına gelebilecek en büyük tehditlerden biri olduğunun farkında ve bu durumdan dolayı, aşırı hava koşullarının ülkelerini nasıl etkileyebileceği konusunda önceden tahminlerde bulunulması konusunda çalışmalar yapıyorlar.
Kötü hava koşullarının ötesinde, rekor sıcak yazlık yerlerin 2030’dan sonra gelmesi bekleniyor ve 2040 senesine kadar atmosfere salınan gaz emisyonu yüzünden yüz milyonlarca insan ciddi zararlar görecek.
İnsanlar, 2018’in; 2017’den benzer veya daha kötü felaket getirdiğini öngörürse, iklim etkilerinden kaynaklanacak zararlara karşı hazırlıklı olmamız gerekiyor. Hiç kimse, -Tesla gibi şirketler yardıma hazır olsa bile-, Porto Riko’da gerçekleşen Maria Kasırga’sının getirdiği sonuçların konumunda olmak istemez, evet iklim değişikliklerine önlem almak, hazırlanmak çok fazla para ve zaman gerektirse de bu sürecin farkında olmak da önemli bir ilk adım olacaktır.
Kaynakça:

Dünya’nın çoğu, 2050 yılına kadar %100 yenilenebilir enerjiyle çalışabilecek



Dünya ülkelerinin neredeyse dörtte üçü, 2050 yılına kadar tamamen yenilenebilir enerji kaynakları tarafından çalışabilir hale gelecek.
Emisyonsuz bir geleceği hesaplayan, iddialı yeni bir 2050 yol haritasına göre; bu olay, milyonlarca iş istihdamı yaratacak, sağlık ve iklim maliyetlerinde trilyonlar azaltacak ve gezegeni küresel ısınmadan kurtarabilecek.
Yaklaşık 30 bilim adamından oluşan bir ekip tarafından üretilen tahminlere göre, önümüzdeki 3 ile 10 yıllık bir süreçte,  139 ülkenin, %100’lük bir oranda; rüzgar, su  ve güneş enerjisinin kullanılarak, değerlendirilmesine dayanıyor.
Mevcut enerji altyapısına ilişkin geniş çaplı bir gözden geçirme, Birleşmiş Milletler’in Paris İklim Anlaşması’nın (COP21)  gerçekte öngördüğü şeyin ötesine geçerken, araştırmacılar, her şeyin daha geç olmadan yerine gelmesinin zorlayıcı nedenlere sahip olduğunu söylüyor.
Ekip: ” Bulgularımız, -yenilenebilir enerji kaynaklarının yararlarının o kadar büyük olduğu düşünüldüğünde- mümkün olduğunca hızlı bir şekilde rüzgar, su ve güneş enerjisine geçiş hızımıza ivme kazandırmamız gerektiğini gösteriyor.” Ve Kaliforniya Üniversitesi’nden araştırma mühendisi Mark Delucci de: ” Fosil yakıt sistemlerini artık erken emekli ederek, kullanmayı bırakmaya başlarsak, bu işi başarabiliriz.”  görüşünde bulunuyor.
Yenilebilir enerji kaynaklarının kullanılma çabasının tek nedeni bu alanlarda yeni işler yaratmak, iş istihdamı sağlamak değil, – ki 24 milyonun üzerinde tam zamanlı pozisyonda net bir artış beklenmekte. Aslında asıl amaç, atmosferi kirleten fosil yakıt emisyonunu daha az kullandığımız zaman, yenilebilir enerji kaynaklarına yöneldiğimizde, atmosferin daha temiz hale gelecek olmasıdır. Biz insanları daha sağlıklı bir hayat bekleyecek, insan yaşam kalitesinde artış gerçekleşecek.
Ayrıca ekip, hava kirliliğine bağlı erken ölümlerin yıllık olarak 4,6 milyon kişi sayısı kadar azalacağını belirtiyor.
Fakat daha da önemlisi, uzun vadede, COP21’in amacı; son zamanlarda küresel ısınma ile ortaya çıkan sıcaklık artışının azaltılması, kontrol altına alınması ve sanayi öncesi düzeylerin 1.5 °C üstünde tutulmasını engelleyebilecek olması.
Daha önceleri, 2015 yılında COP21 ‘de ki bir araştırma; Dünya liderlerine başlangıçta sunulan ve 50 ABD eyaletinin 2050 yılına kadar aynı tür yenilebilir enerjilerin geçişini nasıl sağlayabileceğini gösteren, yalnızca ABD’ye özgü bir yol haritası gösteriyordu.
Bu her iki çalışmaya da öncülük eden kişi Stanford Üniversitesi’nde görevli ABD’nin kar amacı gütmeyen “The Solutions Project” kurucularından biri olan Profesör Mark Z. Jacobson: “Bu çalışmalarının sonuçları hakkında en heyecan verici olanı, incelediğim her ülkenin kendisine yetecek ve güçlendirecek kadar yeterli kaynağa sahip olması. ” diyor. Ve “Her ne kadar çok yüksek popülasyona sahip, birçok küçük ülke olmasına rağmen, bu, ya komşusundan enerji almayı ya da olağandışı yüksek miktarda deniz enerjisi kullanmayı gerektirebilir.” diyerek, ekliyor.
Bunun nedeni ise; daha büyük kırsal alana sahip, daha büyük ülkeler; güneş, rüzgar, ve hidroelektrik tesisleri için uygun alan bulma konusunda daha fazla esnekliğe ve yüksek avantaja sahipler.
139 ülke üzerinde yapılan yol haritası planı büyük bir başarı ve girişim olsa da, ekip orada durmayı düşünmüyor. Ve ekip üyelerinden Jacobson: ” Bireysel şehirler için yüzde yüz temiz, yenilenebilir enerjiye gitmek için yeni yol haritaları geliştiriyoruz.” diyor.
Aslında şuan binlerce dünya kenti, karbon emisyon kullanım oranlarının azaltılması için, kendi başlarına çaba gösterseler de, – inanılmaz bir iş yapıyor olsalar da- daha lokal ve daha ayrıntılı yol haritaları, tüm dünyayı kapsayacak şekildeki çalışmalar, dünyaya daha fazla ve daha hızlı yardımcı olacak.
Son zamanlarda yenilebilir enerji alımı ve kullanımı çok fazla olmaya başladı, fakat şuan da gözüküyor ki bulunduğumuz yerden hedeflediğimiz yere %100 ulaşmak için çok uzun bir yolumuz var. Ama şunu da belirtmek lazım ki, bir yol haritamız var, ve biz insanlar hangi yönde yol alacağımızı artık biliyoruz.
Merhaba, Tüm içerikler
http://www.bilim.org/ Sitesinden Alınmıştır. Bu Tema'yı indirmek için
İNDİR Butonuna Basınız.

Spam Değildir.